TR EN
2022

m-est.org

SAHA’nın bağımsız sanat yazarlarına destek amacıyla 2019’da başlattığı SAHA Yazı Dizisi bu yıl sanatçı merkezli inisiyatif m-est.org işbirliğiyle devam ediyor. Evrim Altuğ’un dünya sanat gündeminden yola çıkan aylık yazılarıyla başlayan dizi, 2020’de Kültigin Kağan Akbulut editörlüğünde Türkiye sanatındaki güncel meseleleri tartışmaya açan metinlere yer verdi. 2021’de ise SAHA Studio katılımcılarından Murat Alat, SAHA’nın on yılda desteklediği projeler arasından maddenin potansiyellerini araştıran sanat eserlerine odaklandı.

SAHA Sanat İnisiyatifleri Sürdürülebilirlik Fonu kapsamında desteklenen m-est.org, bu yıl editörlüğünü yürüteceği SAHA Yazı Dizisi kapsamında davet ettiği sanatçı ve yazarların bulunduğu farklı coğrafyaların hava durumu raporlamasına odaklanan bir yazı dizisi yayınlamayı planlıyor. Üretim pratiklerimiz dahilinde ve yaşadığımız şehirlerde hava durumunu, hava akımlarını ve dolaşımını, dahası diğer yüksek ve alçak basınç alanlarını belirlemek, hikayeleştirmek ve kurgulamak için kullanılan sanatsal stratejileri ele almayı amaçlayan yazı dizisine, 2022 baharından 2023’ün baharına kadar düzenlenecek konuşma ve okumalar eşlik edecek.


m-est.org hakkında
2011’de kurulan m-est.org çevrimiçi bir yayındır ve sanatçı merkezli bir inisiyatif olarak hayal edilmiştir. Düşünme alanı olarak kurgulanmış olan m-est.org’da sanatçıların işleri, görsel pratikler üzerine, etrafında yazılar yayınlanmaktadır. m-est.org’da sanatçılar ve kültür üreticilerinin merak ettikleri ya da ilgilendikleri konuları okuyuculara açar. Bu alanda Türkiyeli sanatçıların yoğunluğu, var olduğumuz yerden yola çıkarak genişleyen bir ağ ile ilişkilendiğimizin altını çizme amacını taşır; süreçte bizi kısıtlayanlar sadece kendi ilgilerimiz, ilişkilerimiz ve yakınlıklarımızdır. m-est.org’un ana prensiplerinden biri her zaman çevrimiçi bir şekilde ücretsiz ulaşılabilecek olmasıdır.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Nisan’da başladığımız yazı dizisine sanatçı Yasemin Nur’un “İki Kapı Arasında Yazıyı Bağlamak” başlıklı metniyle devam ediyoruz. Bu çalışma, Yasemin’in malzeme, yüzey ve mekanın birbirine dolaştığı görsel ve metinsel notlarının arasında yaptığı gezintiye eşlik etmemizi kolaylaştıracak bir kılavuz niteliğinde. Araştırma süreçlerinin geçirgen nesnelliklerini, gündelik hayatın akışı içerisindeki zamansal katlanmaları, şeylerin dillerinin birbirlerine bulaşmalarını kaydeden Yasemin’in pratiğine bir kaydedici olarak konum alması ve kendine musallat olan konuları ve soruları aktarmaya olan hevesi bugünlerde aciliyet taşıyan soruları içinde barındırıyor: Şeylerin iletişiminde maddi ortaklıkları, bir aradalıkları görmeye, hissetmeye, anlamaya nereden başlayabiliriz? Şeylerin yan yana gelmeleri ile başka bir dil, başka bir iletişim mümkün mü?

31 Ocak 2022’de Yasemin’e yolladığımız “metinsel bir davet” e-postası ile başlayan yazışmalarımızın etrafında şekillenen bu yazı, şeylerin fotoğrafları ile oluştu. 
—Merve Ünsal

İki Kapı Arasında Yazıyı Bağlamak
Yasemin Nur
yasemnaan@gmail.com
Editör: Merve Ünsal ve Özge Ersoy



Yazışmalarımızın içerisinde (mekan olarak yazışmalarımızı düşünüyorum) geziyorum.


Çekim sonrası malzemeleri toplamaya gittim. Bir sahnede kullandığımız kocaman bir vazoda ve cam bardaklarda suyun içine bırakılmış bitkiler vardı.

Dün gece suya o çiçekten bırakıp seyrettim, ekte sizinle paylaşıyorum.

Bir de şunu keşfettim: İçme suyunda hemen renk vermiyor, illa klorlu musluk suyu renklerini verdiren!

O içine atılan çiçeklerin rengini almış suları kavanozlara koyup eve getirdim.

Sonra bir arkadaşım ile yazıştım ve kağıtları hep yatay suya koyuyorsun, dikey koysana, dedi.

İlk defa bir kavanozun içine kağıdı dikey yerleştirdim. Bir değişiklik nasıl da insanın kafasını değiştiriyor... - O ana kadar hep yatay çorba tabakları içine kaynattığım bitkinin suyuna bıraktım kağıtları

Bakalım nasıl kuruyacak kağıtlar...

Baktığım bir an, bakmışım, kavanozun içinde su yavaşça azalıyor.

.
.
.

Bu yazının olma sürecinde kavanozdaki dikey kağıtları suyunu çekti, kurudu. Kavanoza yerleşti.

Aynı masada yazının açılıp saçıldığı, çoklukla kapandığı, katlandığı, masada durmaya devam ediyor.

.
.
.
.
.
.
.

Renklerle ilgili düşünmeye, bakmaya başladığımı size yazdığım yerden buraya geldim.
Paylaşmak istediğim var.
Kurumuş çiçekler suya tam renklerini verince, dikey renk çizgileri kaybolduğunda, aynı renkli su ile karşımda duran çiçekleri çizmeye başladım.

.
.
.
.

Suyunu boya gibi kullandıktan sonra, suyuna bir kağıt koydum. O kağıdı da çizimin, resmin üstüne koydum. Suyunu çıkarttım.
Değişik bir mavi mor, renklerini izlediğin eflatun-mavi güllere de benzettim. Masada yan yana ola ola birbirlerine benziyorlar. Kağıt çiçek.

.

Koltukların üstünde, sandalyelerin sırtında yayılıyorlar, yatıyorlar. Rahat etsinler. Sonra evde kendilerine yerleşecek bir yer açmaya çalışıyorlar. Yerleşmek gerekiyor. Dur bakalım yerini bulur, diyorum.
Kendilerince bir birliktelik kurmak yerleştikleri yerde.

.

Hareketli yazmak, geze geze, hem metnin içinde hem de evin içinde.
Paravanın diğer tarafına yerleşmişti. Gittim yanına.

.

Şimdi metindeki renklenme bölümüne gideceğim.

Merve'den: Dikeylik-yataylık fikrinin ne kadar dönüştürücü olabileceğini hissettim. (Seyrettiğim bir dizide 'tits up' tabirini iki kadın kendi aralarında hadi bakalım başaracağız gibi kullanırken aynı tabir iki erkek arasında nalları dikmek anlamında kullanılıyor.) Beklemek, bekletilmek, durağanlıktaki dönüşüm potansiyeli aklımda fırıl fırıl döndü mailini okuyunca.


Eş sesli eş zamanlı, aynı minyatürler için konuştuğumuz gibi...

Bu aralar beklemek beklenti üzerine o kadar da dönüp duruyor (dönüp de durması ne güzel) düşüncelerin.

...

Ben metin yazmaya başlıyorum sonra şunlara dönüşüyorlar.

.
.
.

Videoyu 10:50'de durdurdum.

Bizi bize bağlayan

Matbaada gazetede yazıları bağlamak (Serteller, Korhan Atay)

Metnin içinde gezerken:
Ayşe Şasa'nın kitabının içini açmışım, içinden çıkanlar; eski bir gazete içinde kurumuş yapraklar

.

Metin içinde gezinirken yukarıya dönmem gerekiyor şimdi. Paravanın diğer tarafındaki masadan kavanoz içi dikey kağıt fotoğrafı buldum. Onu da koymak istiyorum.

Geldim.

.

Bu kitap aşağıda kapanıyor.

.
.

Hakikat Kırtasiyesi'nin torbası ile olsun istemedim bu karenin, ama belki de yerine oturuyor. Aşağıda.

"Hakikat ve terlik" yazdığımı düşününce.

.

Ayşe Şasa'nın kitabı içindeki eski gazete ve yapraklarla diğer kitabın içine giriyor. Üstüne de kurumuş boyunlarını eğmiş erengüller geliyor.

Picture26

Hakikatin kendini göstermesi ve terlikler.

.

Ayşe Şasa'nın kitabı açıkken alt yanda terlik ucu görünürken.

Renklerle ilgili hevesim kuruyan çiçekleri -gülleri, özellikle eflatun gül- izleyerek başladı.
Sonra kaynatmalar sonucunda, seneler sonrasında -edinmiş ama bilmemiş olduğum bilgiler-hisler hepsi toplandılar. İki yönlü bir kaynaşma oldu renkler üzerinden.

Sen ve Özge ile ilk yazışmamızda izlediğim renk değiştiren, içine attığım kurumuş çiçeğin dikine suya renk vermesini izlediğim ve sizinle paylaştığım yere dönüyorum.

Oradan geri geldim.

İlk önce masadan sonra paravandan renkler gelsin buraya. Metin üstündeki katlı kağıtlar aşağıya, yanına paravandaki kat kat kağıtlar.

Yine dikey, yatay, iç, dış, arka ön.

Evde katlanıyoruz.

Kağıt, ten, beden, diye not aldım, hatırla. Paravandaki tersine çiçekleri unutma, bir de masadakiler var. Aynı çiçekler SAHA Studio'da başları aşağıda masaya yaslanıp kurumuşlardı. Şimdi buradalar.

Doktorun dediği doğru olmalı, sempatik kalp, sürekli heyecanlıyım, hele de şimdi burada, metinde.

İlk önce masadan; tabağın altında yazıyor neyi kaynattığım.
Tabak altı yazılar.

Aral ile doktora gidiyoruz şimdi geri gelince; paravanı öne çek, tabağın altındaki kağıdı çek.

Geldim, çektim.

.

Biraz kendine rahatlık ver, diye not almışım. Her yerim alınmış notlar üstüne çizilmişler ile dolu.

.

Katlı kağıtlar
Boş kağıtlar
Suya girenler
Sudan çıkanlar

Beden gibi
Ten gibi

Kendime paravandan gelen cevap:

.

Kabuk değil zar

Şimdi yukarıya tabakla plaka arasına gitmem lazım oraya not almıştım.
Şöyle yazmışım; masadan sonra paravandan renkler gelsin buraya.
Oraya değil ama buraya gelecekler.

.

Ev tabağı içinde sapsarı suyunda kağıt. Nasıl kuruyacağını bilmiyoruz, sapsarı kalır mı?
Yanında masada mor-mavi-gümüş linol plaka, suda kağıdın boyutunda -ona yakın-

Yeniden buraya geri geldim. Bu süreçte kağıt tabaktaki sarı suyu çekti.

.
.

Masadan kalktım. Sürekli kalkıp oturuyorum. Gözüme bir şey takılıyor, aklıma bir şey takılıyor, sürekli kalkıp oturma hareketindeyim. Doğu'ya söylemiştim, evde sürekli hareket ediyorum, ev küçük sanki hareket ederek hamur açar gibi evi açıyorum, genişletmeye çalışıyorum.

Masadan kalktım, yukarıdaki mor linol plakayı ve yanındakileri masadan kaldırdım karşıma koydum.

.

Onları koyarken bunu buldum kütüphane rafında. Balkona çıkarttım fotoğrafını çekmek için.

.
.

Okside olmuş bakır plaka üstünde çentik gibi kurumuş kağıt parçası, suyunu çekmiş kurumuş kağıt.

Yine oturdum, otururken arkamdakine baktım.

.

Oturdum. Sarı kağıda tabağın olduğu yere dönmem gerekiyor metin içinde.
Yine pır pır içim. Eller titrek.
Döndüm geldim. Kağıt suyunu çekmiş kurumaya aldım.
Evden çıktım.
Dün Kabataş'tan Poligon Mahallesi otobüsüne bindim. Otobüste bir aile vardı: bir çocuk, anne ve baba.
Barbaros Bulvarı'ndan yukarı çıkarken eve yakın indim.
Bugün Balmumcu'dan Kabataş'a aşağıya doğru otobüs beklerken Poligon Mahallesi yazılı otobüs geldi, yine gülümseyerek bindim. İndiğime biniyorum diye.
Otobüste içeri doğru yürüdüm. Aynı aile yine oradaydı. Anne, baba ve çocuk.

Bir yerde bir şekilde bağlanıyoruz, bir şekilde birbirimizi sıyırıp geçiyoruz diye yazmıştım. Aşağılarda olabilir, bakacağım yine.

Eve geldim. Kurumaya aldığım kağıt kurumuş bekliyor.

.

Bu gece kendime söz verdim, çizim not alma üstüne çizme yok. Yazacağımı buraya yazacağım.

.

Yukarıdaki bekleyecek.
Çeper:

Masayı toplaya toplaya bitirelim mi yazıyı
Masa toplarken yazı toplamak
Yukarıdan aldım:
Matbaada gazetede yazıları bağlamak (Serteller, Korhan Atay)

Kağıtlar kurudu çiçekler bardak çeperinde gerildi küçüldü

.

Arkasında duran dikine kurumuş kavanoz içindeki kağıdımızı kaldıralım masadan.
Paravanın arkasındaki masaya geri koyayım.

Paravanı buradan çekmiştim. Aral’ı doktora götürdüğüm günde.

Paravanın arkasındaki masadan kavanoz içinde sarı nergis buketi, SAHA Studio sonrasında eve getirdiğim, orada geçirdiğimiz zamanda boynunu eğip kurumuştu kalmıştı, metin içinde yukarı aşağıya giderken aklıma geldi, bu tarafa getirdim. 
Sezonu geldiğinde eve de aldım sarı nergisler, onlar da kurudular. Ama sarılıklarını kaybetmediler. Studio’dakilerin sarısı soldu. Evdekilerinki solmadı.

Paravana asılı duruyor evdeki buket. Metin içinde yukarı aşağıya gezerken yukarı bakan kurumuş nergisleri aşağıya bakan masadakilerle bağladım.

.
.

SAHA Studio’dan getirdiğim kavanozda nergisleri paravanın arkasına masaya geri götüreceğim.
Arkaya masaya götürdüm. Yanda yerde Studio’da bu bukete bakarak yaptığım yaldızlı çizimler var. 

.

Karşısında dolabın üstünde paravanın o tarafına dayanmış aynı dönemde yaptığım parıltılı çizimler, masadaki erengüllerin.
Rulo ile geçtiğim kağıtların kenarına, çeperine, aralıklarına çiziyorum.

.
.

Bir oradan bakıyorum.

.

Sonra buradan yazının yanından.

.

Evde katlanıyoruz.

Masaya, yazıya geri döndüğüme göre toplamaya devam etmem lazım.

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

Biri gider biri gelir; bir başka tabak ve altında notu ile masaya geldi kondu.

.
.
.
.
.
.

Masa açıldı.
Yazının yukarısı bana hatırlattı, buraya koyuyor, çevre, çerçeve, çeper…

.

17 Şubat günü check-upa gittim seneler sonra

Bir hafta sonra kontrole gittiğimde doktor kalbimde sol dal bloğu (dal ağaç olması gülümsetti) olduğunu ama sorun olmadığını söyledi
Babam kalp kaydını bir arkadaşına gönderdi ve arkadaşı gördüğünü beğenmediğini söyledi ve bana kalp ultrasonu yaptı

28 Şubat 
kalbimi gördüm

Korktuğu gibi değilmiş kalbim ama hızla çarpıyor
Sempatik kalp olabilir dedi -hemen etkilenen
Yine de kontrol amaçlı geçen çarşamba holter cihazı taktı bu cihaz 24 saat kalbi kaydediyor bir sürü kablo ile boynuna asılıyor küçük bir çantada
Evde yavrular yanlarına çağırınca ay durun kablolarımı toplayıp geliyorum dedim o gece saçımı toplayıp geliyorum der gibi
Sevim Burak'ı da çok düşündüm
Ertesi gün cihazı verdim kablolar çıktı daha sonuç gelmedi
Bende iklimler böyle...


Bir konuyu buraya eklemek istiyorum. Holter takmak ve bu süreç ile ilgili düşünürken bağlıyorum. Ben üniversitede olan iç denetleme ve dış denetlemeyi yazmıştım sana. Biri kendi içinde kendini denetleme, diğeri dışardan gelenlerin kurumu denetlemesi.
Holter takmak-kalp denetleme süreci, iç denetleme, SAHA Studio sürecinde eve kurduğum 24 saat sürekli kaydeden kamera da dış denetleme demiştik. İstersek dış denetlemeden de buraya bir izleme koyarız.


En son dokümanımızda “hakikat ve terlik” yazdım kaldım var gerisi-hikayesi belki de hakikati
Size ekte bazı kareler iletiyorum bunları yazıp 
bağlayacağım.
Tosun Bayrak
Ayşe Şasa’ya gazete kupürlerine bir garip hikaye devam ediyor.

Bugünler bir garip, sanki bir şeyler aramızda atlıyor geziyor, kiminin ağzından çıkan kiminin masasına bir yazı, bir kitap ile geliyor, bir garip birliktelik hissi var içimde…

Yukarıda, Poligon mahallesine giden otobüse farklı yönlerde binişlerimi yazarken bu satırı hatırlamıştım.

.
.
.
.

Buradan çok güzel oldu diyorum masanın diğer ucunda diğer köşe ucundaki kağıda bakarak
Buradan oldu
Nasıl anlatılır?
Burada kalmayı istemek 
Buradan iyi görünüyor

.

Sanki -buradan- o kağıttaki o çiçek çizmeler, kağıdın karşısında kuruyadurmuş erengüller var, 
O çizimler, yanlarında kuruyayazan tabaklar içindeki kağıtların suları ile çizilmiş
Ya da kağıdı boyayazan

O ve o
Ayrı yerlerde ama o ve o’lar

İnsan beklemeden de duramıyor
Beklemedim derken bekliyor

Salonu böldüm oda yaptım
Paravan ayırıyor iki alanı

.
.

Önlü arkalı
En güzel iş bence
Çok mekânsal yaşamsal
Özge eve gelmişti, mutfakta kasap boncuklu illa da üstüne her şeyi koyduğum separatör "ayırıcı, ayırma aygıtı, ayrıştırıcı" vardı
O hala duruyor, çıkartsam kutusundan -ev yenilendi onu kaldırdım üstündeki şeylerle an be an gün be gün konmuş

Holter raporunun aslını da doktordan istedim. O izlenme hem iç izlenme hali, döne döne iç dış izleme ve aslında bununla etrafındaki boşluğu yaratmak varlığı o boşlukla tanımlamak, kendine girdiğin kadar kendinden çıkmak gibi

Sorunu okuduğumda aşağıdaki iki satırlık notu almışım. Bunu da paylaşmak istedim. 

Yöntem yokluğu kendisinden geliyor
Hayat bundan daha geniş diyorum 


Halide Edip Adıvar’ın 
Ruh ve Maske kitabının girişinden metinden not almıştım; geniş serin

Soru üstüne çiziktirirken ekteki sayfa oldu.
Yazarken düşündüm dün eş zamanlılık aynı anda olanlar katmanlılık demek yetmiyor 
Ayrıca size masa üstünden geçen hafta sonu Yunanistan'dan topladığım çiçeklerin fotoğrafını iletiyorum. İniş izni bekleyen uçaklar gibi kaynama sırasını bekliyorlar.

Bir de gravür atölyesinde gazete parçaları ile plakaları temizliyoruz. Ve ekte size ilettiğim gibi birleşmeler oluyor. Paylaşmak istedim sizinle.

.
.
.
.

Hakikat ve Terlik

Aral ve Can -SAHA Studio’dayken sürekli oraya gidip sonra yanımıza geliyorlardı-, espressolab’de Hilal ile tanışıyorlar. Hilal üniversiteyi kazanıyor. Sonra Aral ondan derslerini çalışma metotları konusunda yardım istedi. Hilal haftada bir bazen iki bize gelmeye başladı. Geldiği günler kış aylarında idi, kış ayları yazmak da garip geliyor, havalar soğuktu. Hilal geldiğinde terlik istiyordu. 
Bir gün mahallede markette gezerken büyükçe de bir market, bu terlikleri gördüm. Güzel bir terlik aldım. O gün de Hilal geldi, karlı bir gündü. Terlikleri kendime diye aldım, onu görünce de, aaa bak sana terlik almıştım, dedim. Mutlu oldu teşekkür etti.
Aral ile çalışmaları bitince yanıma geldi bana bir defter getirdiğini söyledi. Babası matbaada çalışıyormuş. Ayrıca defter yapıyormuş. Hangi matbaa, dedi, Bağcılar’da deyince Barın’ların matbaası mı, dedim. Emir Barın bahsetmişti. Evet orada çalışıyor babam, dedi. Yeşil kaplı bir defter. Defter seviyoruz.
O gittikten sonra akşam deftere bakayım, dedim, ilk iki sayfasında notları ve çizimleri vardı.
Hakikat kendini hep gösteriyor. Terliği onun için almamıştım ama öyle demedim, ona verdim, anladığım defter de benim için gelmemişti ama bana verdi. 
Hakikat kendini hep belli ediyor.

.
.

tamir olmuş bir botumun topukları var bir pakette, saklıyorum, bence bir anlamı var. Çıkma topuk, takma, protez. (Aklıma protez hafıza tanımı geliyor. Sinan söylemişti.)
Bir de üzerine konuştuğumuz karşılaşmalara belki de kılavuzluk edecek defterlerim. Size 2017-2018-2019-2020-2021 kaynatmaların not defterinden iki sayfa (iki kez açtım çektim sayfaları) iletiyorum.
Notlar kılavuzluk etsin diye.

Kulak kabartmak o da kabarıyor 
Çocukluğumdan beri nerede olsa dinlerim yanımdakileri, bayılırım kulak misafirliğine 
Yıllar önce Apartman Projesi İstanbul'dayken bir sergi yapmıştım; Adı "Allah benim kaydedicimdir" idi. Ses kayıt aleti ile metroda yollarda konuşmaları kaydediyordum.
Serginin ismi de önümde yürüyen iki adamın konuşmasından geldi. Arkadaşını bir şekilde tanıklığına inandırmaya çalışıyordu, ve en sonunda bu cümleyi söylemişti.

Burada, aynı masada döne döne olmak nasıl bir şey diye düşündüm şimdi. O da bir 
çevre.
Merve, ne güzel konuştuk geldiğinde masa başında.

.

Masadan çay bardağında bir çiçek
Bardağın girişine dudak payına oturdu çiçek
Suyu çektikçe çiçeğin sapının bir kısmı suda kalıyor o sapın kalanı suda hala salınıyor
Bekliyorum diyemem beraber günleri bekliyoruz belki
Gıdım adım suyun çektiğini beraber izleyeceğiz

İçe ve dışa, dışa ve içe açılan iki kapı arasında
Dekanın odasına girerken dışa ve içe, çıkarken içe ve dışa
İki kapı var ve arasında bir boşluk iki kapıyı da kapatınca arasında kalıyorsun iki kapalı kapının
Ses dışarı -dışarı neresi karışık- gitmesin diye dinlenmesin diye yapılmış olmalı 
Bazen dekanın yanında çıkıp kapıyı kapattığımda diğer kapı yüzümde belirdiğinde o arada kaldığımda gülüyorum
Sizin için fotoğraflarını çekmeye çalıştım

09.05.2022
İstanbul yine

Not: Demin sevdiğim italyanca şarkıyı çaldım evdeki gençlere; Aral, bu şarkı anneannemin arabası gibi kokuyor, dedi.

Ek not: 

Yazıyı düşünüyorum. Belli cümleler kendiliğinden çıktı. Ama içlerinden sertler.
Mesela; evde katlanıyoruz. Paravan önü arkası arasında katlanıyoruz demek isterken içinde bir şeylere dışarıya katlanıyoruz hissi de var. Kendi kendime katlanıyorum derken de aynısı var.

Masayı boşaltırken boşalan yere yeniden bir tabak geliyor suyu içinde kağıtla. 
Biri gider diğeri gelir yazdığımı hatırlıyorum. 
Bugün düşündüm, yersizliğe, yetersizliğe, yeri doldurabilir olmaya kızgınlık mı acaba yoksa kabul mu diye.

Alttan alta böyle okunacak kendi içinde hafiften öfkeli neler var acaba?

Bu da bir berzah
İki cümle arasında iki kapı arasında 

Çektiğim fotoğrafları düşünürken yaptığımın fotoğraf çekmek değil kaydetmek olduğunu biliyorum. Bir şeyleri tutmaya oraya ya da buraya koymaya çalışmak gibi
Oysa her şey havada
Ben de
Sonuçta 6. katta yaşıyorum

05.06.2022

.
.
.
.
.

Yasemin Nur hakkında

1976'da İstanbul'da doğan sanatçı, İtalyan Lisesi’nin ardından Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde başladığı lisans eğitimini birincilikle bitirdi. Pratt Enstitüsü Brooklyn New York’da güzel sanatlar alanında yüksek lisans yapan sanatçı, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Programı’nda yüksek lisans ve sanatta yeterlik tamamladı. Daha önce aynı kurumda Halı Uygulama Atölyesi’nde çalışan Yasemin Nur, halen Gravür Uygulama Atölyesinde Can Aytekin ile çalışıyor. 2006-2013 arasında “AtılKunst” sanatçı grubunda yer alan sanatçı, 2013’ten beri tiyatro sanatçısı Emre Koyuncuoğlu ile sahnede düzenlemeler, sahne ve kostüm tasarımları ile ilgili çalışmaya ve hayal kurmaya devam ediyor. Emel Nurhan Ogan’dan Kat’ı-Osmanlı kâğıt kesme sanatı üzerine de dersler alan sanatçı, sürece yayılan süresiz bir üretim içindeki çalışmalarını zanaat ile birleştiriyor.

------------------------------------------------------------------------------------------------------

Diziye m-est.org’un kurucu editörü, sanatçı Merve Ünsal’ın kaleme aldığı bir yazıyla başlıyoruz. Merve yazısında rüzgarı tekrarlayan bir düşünce, seyahat eden bir ses, tanıdık bir hikaye anlatıcısı ve beklenmedik bir kavuşma olarak ele alıyor; yazısıyla birbirimizin pratiklerini desteklemek üzere yaslandığımız candan paylaşımlara ve gelişme aşamasındaki fikirlere odaklanan bu dizinin makamını belirlemiş oluyor. 
—Özge Ersoy

bir küçük bulut gibi rüzgarın nefesiyle
Merve Ünsal

merve.unsal@gmail.com

İngilizceden Türkçeye çeviren: Çağla Özbek
Editör: Özge Ersoy

Anneannem geçtiğimiz Ağustos’ta vefat etti. Onu cehennem sıcağı bir yaz günü, ailedeki erkeklerin başörtümüz kaydığında ya da çıplak omuzlarımız göründüğünde çektiği azarlar arasında toprağa verdik. Anneannem o gün orada, aramızda olabilseydi eminim 157 santimlik bedeninin her karışı öfkeyle dolardı. Cenazenin ardından bir öğle sonrası annem ve kız kardeşimle beraber acımızı kahve istekleriyle bölünmeden yaşayabilmek için küçük bir odada oturmuşken kuvvetli rüzgar birden camı açıverdi. O an anneannemin aramıza yeni bir vücutla katıldığından emin oldum. Anneannemin muhtemelen kahve isteklerine yetişmek ve gerekirse omzunu da çabucak örtebilmek için hızlanmış, kendine has yürüyüşü bu serin rüzgarla beraber yeniden aramıza zuhur etmiş ve Ankara’nın boğucu Ağustos sıcağına keskin bir tezat oluşturarak bizleri ferahlatmıştı. Aynı zamanda, kendimizi evinin bir odasına kapattığımız için anneannem bizleri hafifçe azarlamıştı adeta. Rüzgar o an orada ailemizin bu çok sevilen büyüğüne dönüşüvermiş, oyuncu ve yaşam dolu bir tavırla eteklerimizi uçuşturarak kalbimizin yükünü hafifletmişti.

Birbiriyle çelişen hikayelere sahne olan, toplumsal cinsiyet rollerinin harfiyen icra edildiği, dahası parçalanmış ve farklı nesillere bölünmüş bu cenaze evi[i]evin sahibi büyükbabam sayesinde daha da karmaşık bir hale geliyordu. Anneannemin kaybından hemen sonraki günlerden birinde şu cümle dökülmüştü büyükbabamın dudaklarından: “Rüzgar esti, çadır sarsalandı, annem öldü gitti.” İçine sığınılacak bir yapıyı titretmeye ve sallamaya muktedir, görünmeyen ancak her yanı saran bir atmosferik güç olan rüzgarın inkar edilemez fizikselliği insanı sarsıyordu. Büyükbabamın zihninin rüzgar ve ölüm arasında kurduğu ilişkisellik kulağa makul geliyordu. Gurbet acısından ölmek sıklıkla kullanılan, abartılı bir ifade ancak bir çadırın titreyişinden ölmek hem cismani, hem de tanımlanmaya direnen bir olgu. Belki ancak bir annenin kaybına tekabül edebilecek, kendinden menkul bir ölüm biçimi bu.[ii]

2017’de bir misafir sanatçı programı kapsamında Kanada’nın batısında, Atlantik Okyanusu’nda yer alan Fogo Adası’na gittim. Büyük şehirde yetiştiğim için adaya vardığım an kendimi son derece yabancı bir iklimin ortasında buldum. Hayatımda ilk kez okyanus kıyısının hemen yanında bulunan ahşap bir kulübede kalacaktım. Fogo Adası’na gittiğimde Kasım ayıydı ve sonradan öğrenecektim ki bu, orada rüzgar mevsimiydi. Kaldığım ev okyanustan gelen rüzgarların gücüyle hiç durmadan sallanıyordu. Ya bu bitmek bilmeyen arkaplan müziğine alışacaktım—“İstanbul’da alıştığım gürültüye, kakofoniye kıyasla gerçek bir lüks bu” deyip duruyordum kendi kendime—ya da, aklıma başka bir alternatif gelmiyordu. Fogo’ya gelişimden hemen önce hayatımda ilk defa Twin Peaks filmini izlediğim için, bu seyahatte eşlikçim olan hayaletin merdivenleri hiç durmadan çıkıp inen bir dev olduğunu hayal ettim. Evi bu anıtsal büyüklükteki müşfik devle paylaştığım senaryodaki sesleri hayal etmeye çalıştım. Yalnız kalmaya[iii] ve sanatsal üretimin huzurunda kaybolmaya fırsat bulamadan günlerimin çoğu hangi sesin evin neresinden geldiğini tespit etmeye çalışmakla geçiyordu. Şimdilerde farkediyorum ki bu aslında uluma seslerine odaklandığım ya da onlara uyumlandığım, bir uyumsuzluk olduğu takdirde seslerin içinde kalabilmenin ve tıkırtılarla bir arada var olabilmenin yollarını aramamın başlangıcıydı. 

Misafir sanatçı programına “proje” ya da “öncü” gibi ordu terimlerinin güncel sanat metinlerinde kullanım sıklığına ve etkisine odaklanan bir yazı üzerinde çalışmak için davet edilmiştim. İşe Hannah Arendt okuyarak başladım. Arendt’in yarar karşıtlığı kavramına getirdiği açıklama çarpıcıydı: Naziler devasa ve yüksek meblağlara mal olan imha fabrikaları kurarak milyonlarca Yahudiyi bir yerden bir yere taşımışlardı, ancak yazara göre “katı biçimde yararcı bir dünyanın gözünde bu eylemlerle askeri amaçlara uygunluk arasındaki apaçık çelişki, tüm girişime çılgın bir gerçek dışılık havası” veriyordu.[iv] Böylece Fogo Adası’nın uluyan rüzgarları, acıyla[v] ve ona ev sahipliği yapan bedenlerle beraber durabilmeyi sanatsal üretimin başarmayı umduğu bir hedef olarak kurgulayan bir metne dönüştü. Yarar ve yarar karşıtlığı arasındaki belli belirsiz bağı ve dilin örülmesine katkıda bulunduğu muğlaklığı daha berrak biçimde görmeye başladıkça, aktarmanın[vi] de aile bağlamında nasıl muğlaklaştırıldığını düşünmeye başladım. Şefkat anları, kokular, yemek tarifleri ve nasihatlerden çabucak kurtuluyorduk, ancak bir konuda ne hissettiğimiz ya da ondan geriye ne hatırladığımız mesafeli, yarı örtük unsurlar olarak kalıyordu. (Belki ailenin kendisi insanın kendini koruyabilmesi için ihtiyaç duyduğu muğlaklığı sağlayan bir örtü ve ölüm de her şeyi bir arada tutan düğümdür.)[vii] İçine dalıp karıştırdığımız dolaplar aslında zamansallıklar, insanlar, umutlar, hülyalar ve sırların bir kesişimiydi. Bense kendi anlatımımın içinde naif bir dış ses gibi hissediyordum, sanki eksiltilen cümleleri temsil eden üç noktaların içinde hapis kalmaya mahkumdum. 

Anneannem sık sık “gırtlak dokuz boğumdur,” derdi ve konuşmadan önce en az dokuz kere düşünmemizi öğütlerdi. Bunun oldum olası erkek egemen bir evde yaşamaya karşı geliştirilmiş bir hayatta kalma mekanizması olduğunu düşünürdüm. Şimdiyse bu uyarıyı daha yumuşak karşılıyorum, çünkü bahsettiği dokuz boğumu ardı ardına sıralanmış filtreler olarak hayal etmiyorum artık. Boğumların daha ziyade konuşulamayanlara ahenk kazandırabilecek, hatta onların bu dokuz varlık tarafından duyulabilmelerini sağlayabilecek biçimlere doğru yönelten sıkı sarılmalar ve okşamalar olduğunu hayal ediyorum. Dokuz merhaleden her biri söze gelecek olanı elemekle mükellef değildi; dahası dokuz, ifadelendirme kademelerini de temsil etmiyordu, tam tersine, ünlemeleri daha iyi duyma, dinleme becerisini temsil ediyordu. Bugün sanat pratiğimi zorlu geçmişleri ve şimdileri yaşayarak düşünmek üzerine şekillendirirken anneannemin sık sık sözünü ettiği dokuz boğum, bana bu aşamaları duyma, dinleme ve ancak bunları gerçekleştirdikten sonra konuşma olarak değerlendirmek konusunda rehberlik ediyor. 

Şair Zareh Hrahuni, öldükten sonra yayımlanmak üzere Batı Ermenicesi kaleme aldığı “Gidiş” adında bir şiir yazmıştı. Şiirin bir küçük bulut gibi rüzgarın nefesiyle bilinmeze doğru sürüklenmekten bahsetmesini şimdilerde daha da anlamlı buluyorum. Bu şiir, rüzgara bir beden kazandırıyor. Rüzgar bir nefes değil, rüzgarın kendisi nefes alıyor, dahası bir ihtimal rüzgarın nefesi adeta korkunç sonuçlar veren bir kulaktan kulağa oyunu gibi fısıldamaları azarlara, azarları tövbelere dönüştürüyor. Rüzgarın bir bedeni olduğunu hayal etmek bedenlerin, zamansallıkların, mekanların ve varlıkların birbirine nasıl dolaştığını anlamaya yardımcı oluyor, böylece rüzgar yalnızca tabiatın maruz kaldığı bir atmosferik güçten çok daha fazlası haline geliyor. Dolayısıyla bir beden olarak rüzgar, tanıdığım diğer bedenler kadar fani oluveriyor.

Rüzgarla’yı gırtlaktaki dokuz boğumun ve nefes alan rüzgarın hayaletleri eşliğinde, geçtiğimiz Eylül ürettim. Rüzgarla, bir radyo yayını. Yerel malzemelerden üretilen ve SAHA Studio’nun balkonuna yerleşen bu düzenekte ses, yeniden işlevlendirilmiş havalandırma borularından oluşan bir rüzgar kulesi vasıtasıyla dışarı iletiliyor. Radyo yayını iki kanalda gerçekleşiyor: birinci kanalda rüzgar kulesinin içinden geçen havanın sesi duyuluyor, ikinci kanalda ise aralarında Türkiye’den radyo ve televizyon kanallarının da bulunduğu farklı kaynaklardan Taksim ve civarıyla ilgili kelimelerin bir araya getirildiği ses kayıtları dönüyor. Ses kayıtları kesintisiz biçimde eşzamanlı olarak yayınlanıyorlar. Burada rüzgar taşıyan, anlatan ve toplayan bir unsur olarak kullanılıyor; böylece Rüzgarla stüdyoda zaten var olan altyapıya ait hava boşluklarına eklemlenerek bana mekana içkin radyo yayını yapma ihtimalini araştırma fırsatı sunmuş oluyor. Dili genişletmek için montaj tekniğini kullandığım bu eser, halihazırda var olan yayınların tekrar kurgulanmasına dair bir teşebbüs. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz zamanda mekana özgü kavramının ne anlama gelebileceğine dair merakımın da bir ifadesi. Polis gözetiminin gittikçe artırıldığı Taksim Meydanı’nda, buraya dair doğrusal bir metnin kaleme alınamayacağını gayet iyi bilerek bu tarihi mekanın eskiden ne olduğu ve şimdilerde ne olabileceğine dair fısıltıları ve anlatıları bir araya getiriyorum. Bu süreçte medet umduğum tek şey kulağımı yere, ağaçlara, duvarlara, taşıyan ve tüketen rüzgarlara dayamak. 

Mekana dair bu yeni yeni filizlenen özfarkındalığı da yanıma alarak, Kasım 2021’de Mardin’i bir araştırma gezisi bağlamında ziyaret ettim. Anadolu’nun Suriye sınırına yaslanan bu köşesi, şiddetin katman katman gerilere doğru uzandığı bir tarihe sahip. (Şiddetin dereceleri konusunda karşılaştırmalar yapmak makul olur mu? Richter ölçeği gibi bir şey mi bu? Hani tam olarak hangi noktada bir şeylerin sarsılıp çökmeye başladığını belirlemek için?) Bu araştırma gezisi sırasında mümkün olduğu kadar çok şeyin duyma mesafesinde kalmaya, bunlara kulak misafirliği etmeye çalıştım. Ortalıkta dolaşan sanatçıları kucaklamaya hazır yerel halkın canayakınlığı sayesinde şahsen ve kulak kabartarak pek çok hikaye dinleme fırsatı yakaladım. (Kulak kabartmak sanatsal araştırmanın her zaman dipnotlarla kaynağını belirtemediğimiz, temel bir unsuru.)  

Mardin’de o kadar çok su var ki; su duvarlardan içeri sızarak ayaklarımızın altında adacıklar oluşturuyor. Şehrin eski bölümü su kuyularından oluşan bir ağ ile birbirine bağlanıyor ve birinin bana aktardığına göre bu su kuyuları önceki yaşamların simgesi; eğer herhangi bir binaya bağlı olmayan bir kuyuya rastlamışsak, bu da orada eskiden bir bina olduğuna delalet ediyor. Kuyuların içine bağırıyoruz ve sesimizin yankılarını kayıt altına alıyoruz, farklı sesler çıkarıyoruz ve kuyuların ne kadar derin olduklarını anlamak için de içlerine bir şeyler atıyoruz. Seslerin boşluğu rüzgarın insanı titreten, tanıdık olanı yabancıya dönüştüren etkisine benziyor, aynı zamanda hem etkileyici, hem de ürkütücü.

Bugün 92 yaşında olan büyükbabam duyma yetisini hayatı boyunca giderek kaybettiği için bir kulağında işitme aletine ihtiyaç duyuyor, diğer kulağı ise hiç duymuyor. Duymamanın büyükbabam için nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalışırken zihnimde her zaman bir boşluktan ziyade bir uluma canlanmıştır; büyükbabam dikkatini bir şeye yönelttiğinde ise zihninde bu uluma frekanslarının bir kısmına odaklandığını hayal ederim. (Örneğin duyduğu herhangi bir şeyi kavradığı an kendisinde bir tür netleşme gözlemlerim.) Eğer dinleme[viii] bir odaklanma ve uyumlanma edimiyse, yani içeride mevcut bulunan sesleri çepersiz kulaklarımız vasıtasıyla dışarıdan içeri sızan, nüfuz eden sesleri de kabul edebilecek şekilde ayarlama süreciyse, o halde anlatılar, anılar ve tanıklıklar da bu odaklanma işleminin ayrılmaz birer parçası demektir. Dokuz boğum, anıların inşası sırasında açılarak bütün-boğumlar haline gelir. Rüzgar, gırtlak boyunca seyahat eder; diller ve zamanlar tökezlerken, titreyen hava partiküllerine uzanır; hayali esintiler içeri girip çıkarken eşikler ortadan kalkıverir.

[i] “Tıpkı diğer şeyler gibi, belleğin verdiği bu armağanlar da belirli güzergahlarda seyahat ederek farklı dünyaları hem bir araya getirir, hem de birbirinden ayırarak çözerler. Bellek, (düzenlenmiş türden mekanlar anlamında) uzam ve (nesillerarası mantık anlamında) zaman boyunca aktarılır veyahut aktarılmaz—dolayısıyla sözkonusu armağanların, içinde anlam kazandıkları döngüsel dünyanın imhasından çok sonra verilebiliyor olmalarına en açık haliyle burada şahit oluruz. Dahası armağanlar henüz inşası tamamlanmamış bir dünyadan geri dönebilir, veya çoktan ölmüş bir dünyaya rücu edebilirler. Eğer bunlar ölümün armağanları ise, bu takdirde ölümün verdiği armağanlar sahiden de hakiki başlangıçların şartı olabilir demektir.”—Elizabeth Povinelli, “Routes/Worlds” (“Rotalar/Dünyalar”), e-flux journal, Eylül 2011.

[ii] William Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken’inde ölen anne karakteri kitabın ilk sayfalarında bir tabut çizimiyle imlenen ancak sözlerle ifade bulmayan, namevcut bir anlatıcıdır. Romandaki bu biçimin boşluğu ve oyukluğu, büyükbabamın çadırında yankılanıyor.

[iii] O günden sonra uzun süre hiç uyuyamadım. Sesin kendisi ile imgesi birbirinden bölünmüş, Bahçıvan’dan geriye yalnızca köpekler kalmıştı.

—Sema Kaygusuz, Karaduygun, 25

[iv] Hannah Arendt, Totalitarizm / Seçme Eserler 8, 256-257. çev. Bahadır Sina Şener. İletişim, 1997. 

[v] Aşırı büyümüş bağlanmaların bir semptomu olarak acı (ister siz büyümüş olun, ister zaman veya bağlam sizi aşmış olsun), bu halde kalamama/ileri atlayamama/uyum sağlayamama acıya neden olur.

[vi] Burada sevgili Nancy Atakan’ın bu tabiri kullanma biçimini ve kendi pratiğindeki tezahürlerini de düşünüyordum: https://m-est.org/2016/04/10/art-as-dialogue-a-conversation-on-nancy-atakans-practice/

[vii] bunu tercüme etmenin yolu
kefenine dikmek mi kendini, minyatür teğellerle?
esinimi 413311’i nasıl bestelediğini soranlara
şu yanıtı veren John Cage’den alıyorum 
“onu bir sürü küçük sessizlik parçasından, azar azar inşa ettim”
Antigone, aynı John Cage gibi
sen de bir sessizlik mecburiyetine öykünmüyorsun,
istiyorsun ki dinleyelim olacakların sesini
normal/ müzikal/ dikkatli/ geleneksel ya da göstermelik şeylerin tümü
aradan çıktığında

—Anne Carson, 
Antigonick, 5-6. New York: New Directions, 2012.

[viii] “Tarzı çok akıllıcaydı, çünkü okumakta olduğu şiiri, bizim sade­ce bir kısmını işittiğimiz, önceden olan bir bütün gibi sunuyor­du; sanki sanatçı yoldan geçerken, birkaç dakika boyunca söy­lediklerini işitmekteydik.”—Marcel Proust, Yakalanan Zaman, 305. Çev. Roza Hakmen. YKY, 2001.

Merve Ünsal hakkında
İşlerinde fotoğraf ve metnin sınırlarını araştıran sanatçı, aktarılmayanın aktarılamayacağa dönüştüğü an ve durumların izini sürüyor. Her zaman imge odaklı olan çalışmalarında fotoğraf, video, sesin yanı sıra mekâna özgü yerleştirme mecraları aracılığıyla düşünüyor. Sanat pratiğinin yanı sıra 
m-est.org'un editörlüğünü yapan sanatçı, Ocak-Ekim 2021 döneminde çalışmalarına SAHA Studio bünyesinde devam etti. 

Merve Ünsal, Rüzgarla, 2021. Gizem Bengisu Erenler ve Kerem Altaylar işbirliği ile. Kullanılmış havalandırma boruları, çelik halat, poliüretan köpük, hoparlör, mikrofon. Yerleştirme görüntüsü, SAHA Studio Açık, İstanbul, Ekim 2021. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz.

DİĞER PROJELER

Bu web sitesinde size daha iyi hizmet sunabilmek için çerez kullanılmaktadır. Kullandığımız çerezleri görüntüleyebilmek ve daha fazla bilgi almak için Gizlilik ve Çerez Politikası sayfasını inceleyebilirsiniz.