TR EN
2022

m-est.org | Merve Ünsal

SAHA’nın bağımsız sanat yazarlarına destek amacıyla 2019’da başlattığı SAHA Yazı Dizisi bu yıl sanatçı merkezli inisiyatif m-est.org işbirliğiyle devam ediyor. Evrim Altuğ’un dünya sanat gündeminden yola çıkan aylık yazılarıyla başlayan dizi, 2020’de Kültigin Kağan Akbulut editörlüğünde Türkiye sanatındaki güncel meseleleri tartışmaya açan metinlere yer verdi. 2021’de ise SAHA Studio katılımcılarından Murat Alat, SAHA’nın 10 yılda desteklediği projeler arasından maddenin potansiyellerini araştıran sanat eserlerine odaklandı.

SAHA Sanat İnisiyatifleri Sürdürülebilirlik Fonu kapsamında desteklenen m-est.org, SAHA'nın World Weather Network'e katılımı çerçevesinde,
bu yıl editörlüğünü yürüteceği SAHA Yazı Dizisi'ne davet ettiği sanatçı ve yazarların bulunduğu farklı coğrafyaların hava durumu raporlamasına odaklanan bir yazı dizisi yayınlamayı planlıyor. Üretim pratiklerimiz dahilinde ve yaşadığımız şehirlerde hava durumunu, hava akımlarını ve dolaşımını, dahası diğer yüksek ve alçak basınç alanlarını belirlemek, hikayeleştirmek ve kurgulamak için kullanılan sanatsal stratejileri ele almayı amaçlayan yazı dizisine, 2022 baharından 2023’ün baharına kadar düzenlenecek konuşma ve okumalar eşlik edecek.

Yayımlanan katkıların listesini ve etkinlik bilgilerini burada görebilirsiniz.

m-est.org hakkında
2011’de kurulan m-est.org çevrimiçi bir yayındır ve sanatçı merkezli bir inisiyatif olarak hayal edilmiştir. Düşünme alanı olarak kurgulanmış olan m-est.org’da sanatçıların işleri, görsel pratikler üzerine, etrafında yazılar yayınlanmaktadır. m-est.org’da sanatçılar ve kültür üreticilerinin merak ettikleri ya da ilgilendikleri konuları okuyuculara açar. Bu alanda Türkiyeli sanatçıların yoğunluğu, var olduğumuz yerden yola çıkarak genişleyen bir ağ ile ilişkilendiğimizin altını çizme amacını taşır; süreçte bizi kısıtlayanlar sadece kendi ilgilerimiz, ilişkilerimiz ve yakınlıklarımızdır. m-est.org’un ana prensiplerinden biri her zaman çevrimiçi bir şekilde ücretsiz ulaşılabilecek olmasıdır.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Diziye m-est.org’un kurucu editörü, sanatçı Merve Ünsal’ın kaleme aldığı bir yazıyla başlıyoruz. Merve yazısında rüzgarı tekrarlayan bir düşünce, seyahat eden bir ses, tanıdık bir hikaye anlatıcısı ve beklenmedik bir kavuşma olarak ele alıyor; yazısıyla birbirimizin pratiklerini desteklemek üzere yaslandığımız candan paylaşımlara ve gelişme aşamasındaki fikirlere odaklanan bu dizinin makamını belirlemiş oluyor. 
—Özge Ersoy

bir küçük bulut gibi rüzgarın nefesiyle
Merve Ünsal

merve.unsal@gmail.com

İngilizceden Türkçeye çeviren: Çağla Özbek
Editör: Özge Ersoy

Anneannem geçtiğimiz Ağustos’ta vefat etti. Onu cehennem sıcağı bir yaz günü, ailedeki erkeklerin başörtümüz kaydığında ya da çıplak omuzlarımız göründüğünde çektiği azarlar arasında toprağa verdik. Anneannem o gün orada, aramızda olabilseydi eminim 157 santimlik bedeninin her karışı öfkeyle dolardı. Cenazenin ardından bir öğle sonrası annem ve kız kardeşimle beraber acımızı kahve istekleriyle bölünmeden yaşayabilmek için küçük bir odada oturmuşken kuvvetli rüzgar birden camı açıverdi. O an anneannemin aramıza yeni bir vücutla katıldığından emin oldum. Anneannemin muhtemelen kahve isteklerine yetişmek ve gerekirse omzunu da çabucak örtebilmek için hızlanmış, kendine has yürüyüşü bu serin rüzgarla beraber yeniden aramıza zuhur etmiş ve Ankara’nın boğucu Ağustos sıcağına keskin bir tezat oluşturarak bizleri ferahlatmıştı. Aynı zamanda, kendimizi evinin bir odasına kapattığımız için anneannem bizleri hafifçe azarlamıştı adeta. Rüzgar o an orada ailemizin bu çok sevilen büyüğüne dönüşüvermiş, oyuncu ve yaşam dolu bir tavırla eteklerimizi uçuşturarak kalbimizin yükünü hafifletmişti.

Birbiriyle çelişen hikayelere sahne olan, toplumsal cinsiyet rollerinin harfiyen icra edildiği, dahası parçalanmış ve farklı nesillere bölünmüş bu cenaze evi[i]evin sahibi büyükbabam sayesinde daha da karmaşık bir hale geliyordu. Anneannemin kaybından hemen sonraki günlerden birinde şu cümle dökülmüştü büyükbabamın dudaklarından: “Rüzgar esti, çadır sarsalandı, annem öldü gitti.” İçine sığınılacak bir yapıyı titretmeye ve sallamaya muktedir, görünmeyen ancak her yanı saran bir atmosferik güç olan rüzgarın inkar edilemez fizikselliği insanı sarsıyordu. Büyükbabamın zihninin rüzgar ve ölüm arasında kurduğu ilişkisellik kulağa makul geliyordu. Gurbet acısından ölmek sıklıkla kullanılan, abartılı bir ifade ancak bir çadırın titreyişinden ölmek hem cismani, hem de tanımlanmaya direnen bir olgu. Belki ancak bir annenin kaybına tekabül edebilecek, kendinden menkul bir ölüm biçimi bu.[ii]

2017’de bir misafir sanatçı programı kapsamında Kanada’nın batısında, Atlantik Okyanusu’nda yer alan Fogo Adası’na gittim. Büyük şehirde yetiştiğim için adaya vardığım an kendimi son derece yabancı bir iklimin ortasında buldum. Hayatımda ilk kez okyanus kıyısının hemen yanında bulunan ahşap bir kulübede kalacaktım. Fogo Adası’na gittiğimde Kasım ayıydı ve sonradan öğrenecektim ki bu, orada rüzgar mevsimiydi. Kaldığım ev okyanustan gelen rüzgarların gücüyle hiç durmadan sallanıyordu. Ya bu bitmek bilmeyen arkaplan müziğine alışacaktım—“İstanbul’da alıştığım gürültüye, kakofoniye kıyasla gerçek bir lüks bu” deyip duruyordum kendi kendime—ya da, aklıma başka bir alternatif gelmiyordu. Fogo’ya gelişimden hemen önce hayatımda ilk defa Twin Peaks filmini izlediğim için, bu seyahatte eşlikçim olan hayaletin merdivenleri hiç durmadan çıkıp inen bir dev olduğunu hayal ettim. Evi bu anıtsal büyüklükteki müşfik devle paylaştığım senaryodaki sesleri hayal etmeye çalıştım. Yalnız kalmaya[iii] ve sanatsal üretimin huzurunda kaybolmaya fırsat bulamadan günlerimin çoğu hangi sesin evin neresinden geldiğini tespit etmeye çalışmakla geçiyordu. Şimdilerde farkediyorum ki bu aslında uluma seslerine odaklandığım ya da onlara uyumlandığım, bir uyumsuzluk olduğu takdirde seslerin içinde kalabilmenin ve tıkırtılarla bir arada var olabilmenin yollarını aramamın başlangıcıydı. 

Misafir sanatçı programına “proje” ya da “öncü” gibi ordu terimlerinin güncel sanat metinlerinde kullanım sıklığına ve etkisine odaklanan bir yazı üzerinde çalışmak için davet edilmiştim. İşe Hannah Arendt okuyarak başladım. Arendt’in yarar karşıtlığı kavramına getirdiği açıklama çarpıcıydı: Naziler devasa ve yüksek meblağlara mal olan imha fabrikaları kurarak milyonlarca Yahudiyi bir yerden bir yere taşımışlardı, ancak yazara göre “katı biçimde yararcı bir dünyanın gözünde bu eylemlerle askeri amaçlara uygunluk arasındaki apaçık çelişki, tüm girişime çılgın bir gerçek dışılık havası” veriyordu.[iv] Böylece Fogo Adası’nın uluyan rüzgarları, acıyla[v] ve ona ev sahipliği yapan bedenlerle beraber durabilmeyi sanatsal üretimin başarmayı umduğu bir hedef olarak kurgulayan bir metne dönüştü. Yarar ve yarar karşıtlığı arasındaki belli belirsiz bağı ve dilin örülmesine katkıda bulunduğu muğlaklığı daha berrak biçimde görmeye başladıkça, aktarmanın[vi] de aile bağlamında nasıl muğlaklaştırıldığını düşünmeye başladım. Şefkat anları, kokular, yemek tarifleri ve nasihatlerden çabucak kurtuluyorduk, ancak bir konuda ne hissettiğimiz ya da ondan geriye ne hatırladığımız mesafeli, yarı örtük unsurlar olarak kalıyordu. (Belki ailenin kendisi insanın kendini koruyabilmesi için ihtiyaç duyduğu muğlaklığı sağlayan bir örtü ve ölüm de her şeyi bir arada tutan düğümdür.)[vii] İçine dalıp karıştırdığımız dolaplar aslında zamansallıklar, insanlar, umutlar, hülyalar ve sırların bir kesişimiydi. Bense kendi anlatımımın içinde naif bir dış ses gibi hissediyordum, sanki eksiltilen cümleleri temsil eden üç noktaların içinde hapis kalmaya mahkumdum. 

Anneannem sık sık “gırtlak dokuz boğumdur,” derdi ve konuşmadan önce en az dokuz kere düşünmemizi öğütlerdi. Bunun oldum olası erkek egemen bir evde yaşamaya karşı geliştirilmiş bir hayatta kalma mekanizması olduğunu düşünürdüm. Şimdiyse bu uyarıyı daha yumuşak karşılıyorum, çünkü bahsettiği dokuz boğumu ardı ardına sıralanmış filtreler olarak hayal etmiyorum artık. Boğumların daha ziyade konuşulamayanlara ahenk kazandırabilecek, hatta onların bu dokuz varlık tarafından duyulabilmelerini sağlayabilecek biçimlere doğru yönelten sıkı sarılmalar ve okşamalar olduğunu hayal ediyorum. Dokuz merhaleden her biri söze gelecek olanı elemekle mükellef değildi; dahası dokuz, ifadelendirme kademelerini de temsil etmiyordu, tam tersine, ünlemeleri daha iyi duyma, dinleme becerisini temsil ediyordu. Bugün sanat pratiğimi zorlu geçmişleri ve şimdileri yaşayarak düşünmek üzerine şekillendirirken anneannemin sık sık sözünü ettiği dokuz boğum, bana bu aşamaları duyma, dinleme ve ancak bunları gerçekleştirdikten sonra konuşma olarak değerlendirmek konusunda rehberlik ediyor. 

Şair Zareh Hrahuni, öldükten sonra yayımlanmak üzere Batı Ermenicesi kaleme aldığı “Gidiş” adında bir şiir yazmıştı. Şiirin bir küçük bulut gibi rüzgarın nefesiyle bilinmeze doğru sürüklenmekten bahsetmesini şimdilerde daha da anlamlı buluyorum. Bu şiir, rüzgara bir beden kazandırıyor. Rüzgar bir nefes değil, rüzgarın kendisi nefes alıyor, dahası bir ihtimal rüzgarın nefesi adeta korkunç sonuçlar veren bir kulaktan kulağa oyunu gibi fısıldamaları azarlara, azarları tövbelere dönüştürüyor. Rüzgarın bir bedeni olduğunu hayal etmek bedenlerin, zamansallıkların, mekanların ve varlıkların birbirine nasıl dolaştığını anlamaya yardımcı oluyor, böylece rüzgar yalnızca tabiatın maruz kaldığı bir atmosferik güçten çok daha fazlası haline geliyor. Dolayısıyla bir beden olarak rüzgar, tanıdığım diğer bedenler kadar fani oluveriyor.

Rüzgarla’yı gırtlaktaki dokuz boğumun ve nefes alan rüzgarın hayaletleri eşliğinde, geçtiğimiz Eylül ürettim. Rüzgarla, bir radyo yayını. Yerel malzemelerden üretilen ve SAHA Studio’nun balkonuna yerleşen bu düzenekte ses, yeniden işlevlendirilmiş havalandırma borularından oluşan bir rüzgar kulesi vasıtasıyla dışarı iletiliyor. Radyo yayını iki kanalda gerçekleşiyor: birinci kanalda rüzgar kulesinin içinden geçen havanın sesi duyuluyor, ikinci kanalda ise aralarında Türkiye’den radyo ve televizyon kanallarının da bulunduğu farklı kaynaklardan Taksim ve civarıyla ilgili kelimelerin bir araya getirildiği ses kayıtları dönüyor. Ses kayıtları kesintisiz biçimde eşzamanlı olarak yayınlanıyorlar. Burada rüzgar taşıyan, anlatan ve toplayan bir unsur olarak kullanılıyor; böylece Rüzgarla stüdyoda zaten var olan altyapıya ait hava boşluklarına eklemlenerek bana mekana içkin radyo yayını yapma ihtimalini araştırma fırsatı sunmuş oluyor. Dili genişletmek için montaj tekniğini kullandığım bu eser, halihazırda var olan yayınların tekrar kurgulanmasına dair bir teşebbüs. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz zamanda mekana özgü kavramının ne anlama gelebileceğine dair merakımın da bir ifadesi. Polis gözetiminin gittikçe artırıldığı Taksim Meydanı’nda, buraya dair doğrusal bir metnin kaleme alınamayacağını gayet iyi bilerek bu tarihi mekanın eskiden ne olduğu ve şimdilerde ne olabileceğine dair fısıltıları ve anlatıları bir araya getiriyorum. Bu süreçte medet umduğum tek şey kulağımı yere, ağaçlara, duvarlara, taşıyan ve tüketen rüzgarlara dayamak. 

Mekana dair bu yeni yeni filizlenen özfarkındalığı da yanıma alarak, Kasım 2021’de Mardin’i bir araştırma gezisi bağlamında ziyaret ettim. Anadolu’nun Suriye sınırına yaslanan bu köşesi, şiddetin katman katman gerilere doğru uzandığı bir tarihe sahip. (Şiddetin dereceleri konusunda karşılaştırmalar yapmak makul olur mu? Richter ölçeği gibi bir şey mi bu? Hani tam olarak hangi noktada bir şeylerin sarsılıp çökmeye başladığını belirlemek için?) Bu araştırma gezisi sırasında mümkün olduğu kadar çok şeyin duyma mesafesinde kalmaya, bunlara kulak misafirliği etmeye çalıştım. Ortalıkta dolaşan sanatçıları kucaklamaya hazır yerel halkın canayakınlığı sayesinde şahsen ve kulak kabartarak pek çok hikaye dinleme fırsatı yakaladım. (Kulak kabartmak sanatsal araştırmanın her zaman dipnotlarla kaynağını belirtemediğimiz, temel bir unsuru.)  

Mardin’de o kadar çok su var ki; su duvarlardan içeri sızarak ayaklarımızın altında adacıklar oluşturuyor. Şehrin eski bölümü su kuyularından oluşan bir ağ ile birbirine bağlanıyor ve birinin bana aktardığına göre bu su kuyuları önceki yaşamların simgesi; eğer herhangi bir binaya bağlı olmayan bir kuyuya rastlamışsak, bu da orada eskiden bir bina olduğuna delalet ediyor. Kuyuların içine bağırıyoruz ve sesimizin yankılarını kayıt altına alıyoruz, farklı sesler çıkarıyoruz ve kuyuların ne kadar derin olduklarını anlamak için de içlerine bir şeyler atıyoruz. Seslerin boşluğu rüzgarın insanı titreten, tanıdık olanı yabancıya dönüştüren etkisine benziyor, aynı zamanda hem etkileyici, hem de ürkütücü.

Bugün 92 yaşında olan büyükbabam duyma yetisini hayatı boyunca giderek kaybettiği için bir kulağında işitme aletine ihtiyaç duyuyor, diğer kulağı ise hiç duymuyor. Duymamanın büyükbabam için nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalışırken zihnimde her zaman bir boşluktan ziyade bir uluma canlanmıştır; büyükbabam dikkatini bir şeye yönelttiğinde ise zihninde bu uluma frekanslarının bir kısmına odaklandığını hayal ederim. (Örneğin duyduğu herhangi bir şeyi kavradığı an kendisinde bir tür netleşme gözlemlerim.) Eğer dinleme[viii] bir odaklanma ve uyumlanma edimiyse, yani içeride mevcut bulunan sesleri çepersiz kulaklarımız vasıtasıyla dışarıdan içeri sızan, nüfuz eden sesleri de kabul edebilecek şekilde ayarlama süreciyse, o halde anlatılar, anılar ve tanıklıklar da bu odaklanma işleminin ayrılmaz birer parçası demektir. Dokuz boğum, anıların inşası sırasında açılarak bütün-boğumlar haline gelir. Rüzgar, gırtlak boyunca seyahat eder; diller ve zamanlar tökezlerken, titreyen hava partiküllerine uzanır; hayali esintiler içeri girip çıkarken eşikler ortadan kalkıverir.

[i] “Tıpkı diğer şeyler gibi, belleğin verdiği bu armağanlar da belirli güzergahlarda seyahat ederek farklı dünyaları hem bir araya getirir, hem de birbirinden ayırarak çözerler. Bellek, (düzenlenmiş türden mekanlar anlamında) uzam ve (nesillerarası mantık anlamında) zaman boyunca aktarılır veyahut aktarılmaz—dolayısıyla sözkonusu armağanların, içinde anlam kazandıkları döngüsel dünyanın imhasından çok sonra verilebiliyor olmalarına en açık haliyle burada şahit oluruz. Dahası armağanlar henüz inşası tamamlanmamış bir dünyadan geri dönebilir, veya çoktan ölmüş bir dünyaya rücu edebilirler. Eğer bunlar ölümün armağanları ise, bu takdirde ölümün verdiği armağanlar sahiden de hakiki başlangıçların şartı olabilir demektir.”—Elizabeth Povinelli, “Routes/Worlds” (“Rotalar/Dünyalar”), e-flux journal, Eylül 2011.

[ii] William Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken’inde ölen anne karakteri kitabın ilk sayfalarında bir tabut çizimiyle imlenen ancak sözlerle ifade bulmayan, namevcut bir anlatıcıdır. Romandaki bu biçimin boşluğu ve oyukluğu, büyükbabamın çadırında yankılanıyor.

[iii] O günden sonra uzun süre hiç uyuyamadım. Sesin kendisi ile imgesi birbirinden bölünmüş, Bahçıvan’dan geriye yalnızca köpekler kalmıştı.

—Sema Kaygusuz, Karaduygun, 25

[iv] Hannah Arendt, Totalitarizm / Seçme Eserler 8, 256-257. çev. Bahadır Sina Şener. İletişim, 1997. 

[v] Aşırı büyümüş bağlanmaların bir semptomu olarak acı (ister siz büyümüş olun, ister zaman veya bağlam sizi aşmış olsun), bu halde kalamama/ileri atlayamama/uyum sağlayamama acıya neden olur.

[vi] Burada sevgili Nancy Atakan’ın bu tabiri kullanma biçimini ve kendi pratiğindeki tezahürlerini de düşünüyordum: https://m-est.org/2016/04/10/art-as-dialogue-a-conversation-on-nancy-atakans-practice/

[vii] bunu tercüme etmenin yolu
kefenine dikmek mi kendini, minyatür teğellerle?
esinimi 413311’i nasıl bestelediğini soranlara
şu yanıtı veren John Cage’den alıyorum 
“onu bir sürü küçük sessizlik parçasından, azar azar inşa ettim”
Antigone, aynı John Cage gibi
sen de bir sessizlik mecburiyetine öykünmüyorsun,
istiyorsun ki dinleyelim olacakların sesini
normal/ müzikal/ dikkatli/ geleneksel ya da göstermelik şeylerin tümü
aradan çıktığında

—Anne Carson, 
Antigonick, 5-6. New York: New Directions, 2012.

[viii] “Tarzı çok akıllıcaydı, çünkü okumakta olduğu şiiri, bizim sade­ce bir kısmını işittiğimiz, önceden olan bir bütün gibi sunuyor­du; sanki sanatçı yoldan geçerken, birkaç dakika boyunca söy­lediklerini işitmekteydik.”—Marcel Proust, Yakalanan Zaman, 305. Çev. Roza Hakmen. YKY, 2001.

Merve Ünsal hakkında
İşlerinde fotoğraf ve metnin sınırlarını araştıran sanatçı, aktarılmayanın aktarılamayacağa dönüştüğü an ve durumların izini sürüyor. Her zaman imge odaklı olan çalışmalarında fotoğraf, video, sesin yanı sıra mekâna özgü yerleştirme mecraları aracılığıyla düşünüyor. Sanat pratiğinin yanı sıra 
m-est.org'un editörlüğünü yapan sanatçı, Ocak-Ekim 2021 döneminde çalışmalarına SAHA Studio bünyesinde devam etti. 

Merve Ünsal, Rüzgarla, 2021. Gizem Bengisu Erenler ve Kerem Altaylar işbirliği ile. Kullanılmış havalandırma boruları, çelik halat, poliüretan köpük, hoparlör, mikrofon. Yerleştirme görüntüsü, SAHA Studio Açık, İstanbul, Ekim 2021. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz.

DİĞER PROJELER

Bu web sitesinde size daha iyi hizmet sunabilmek için çerez kullanılmaktadır. Kullandığımız çerezleri görüntüleyebilmek ve daha fazla bilgi almak için Gizlilik ve Çerez Politikası sayfasını inceleyebilirsiniz.