TR EN
2023

m-est.org | Özge Ersoy & Merve Ünsal

Uyumlanma Edimleri: Bir Sohbet

m-est.org

Uyumlanma Edimleri: Bir Sohbet

m-est editörleri olarak 2022 İlkbaharı’ndan beri hava raporlama prosedürleri için sanatsal stratejiler araştırıyoruz. Dünyanın pek çok yerine yayılmış hava istasyonlarından oluşan Dünya Hava Durumu Ağı (World Weather Network) için SAHA inisiyatifiyle sipariş edilen bu seri kapsamında dokuz sanatçı ve yazarı değişim, kriz ve gelecek kavramlarına nasıl cevap verdiklerine dair metinler yazmaya ve etkinlikler düzenlemeye davet ettik. Aşağıdaki metinde projenin şekillenme sürecini ve neden sanatçı metinleriyle çalışmakta ısrar ettiğimizi konuştuk.
–Özge Ersoy ve Merve Ünsal

Monica Papi & Özgür Demirci. Photo by Özgür Demirci, Izmir, May|Mayıs 2023.

Özge: Bir hava raporu üretmen istenseydi işe nereden başlardın? Yalnızca dün, geçtiğimiz hafta ya da geçen sene neler gözlemlediğinden mi bahsederdin? İçinde bulunduğumuz on yılı bir öncekiyle mi kıyaslardın? Veyahut hava durumunu bir tahmin ve spekülasyon alanı olarak mı belirlerdin? Bir seneye yayılan, dokuz sanatçı ve yazarı bu konu hakkında düşünmeye davet ettiğimiz metin ve etkinlik serimizi tetikleyen sorular bunlardı.

Çevrimiçi yayın platformumuz m-est.org’u sanatçılarla gelişim sürecindeki fikirleri, üretim pratiklerimizde bizi dertlendiren ve heyecanlandıran şeyleri paylaştığımız akşam yemeği sohbetlerinin bir uzantısı olarak düşünüyoruz. Aynı şekilde Dünya Hava Durumu Ağı serimiz için de önceliğimiz yerellik, belirsizlik ve gelecek gibi konulara dair farklı yaklaşımları keşfetmek üzere sanatçı metinleri sipariş etmekti. Bu metinlerle sanatçıların üretim alanlarındaki, atölyelerindeki ve içinde yaşadıkları toplumdaki alçak ve yüksek basınçlı alanları dile getirmek ve onlar üzerine tahminlerde bulunmayı amaçladık. Sanatçı metinleri bizim için kendine mahsus bir üretim biçimi teşkil ediyor, alanımızdaki sıkışmaları, sanatsal yöntemleri ve mevcut konvansiyonları açık eden bir ifade alanı oluşturuyor.

Merve: Hava raporları üzerine düşünmek benim için iki anlama geliyordu. Biri, yerel bir olay, fenomen ve hal olarak düşündüğüm havaya yerel bağlamda ısrar etmenin bir yolu olarak bakmaktı. Bu şekilde sanatçıların hem fiziksel, hem de zihinsel olarak bulunduğu farklı coğrafyalardan raporlar alabilecektik. İkinci olarak ise “raporlama” tabiri kaçınılmaz olarak dolaysız, doğrudan bir bilgi akışının varlığını ima ediyor ve bu da ilk bakışta sanatçıların üretim pratiklerinin meşgul olduğu şeyin tam tersi gibi görünüyor. Bu anlamda seriye katkıda bulunan sanatçılardan biri olarak bu gerilimi, mekan ve özne arasındaki sınırların çözünmesini sonsuz derecede ilham verici buldum.

Sanatçılara ve yazarlara o an her neredelerse oranın havası üzerine düşünmeleri için davette bulunduk. Şimdi baktığımda aralarından bazılarının vücutlarında dolanan havayı bir tür karşılıklılığı ima edecek biçimde kurguladıklarını görüyorum. Örneğin Can Küçük
“Yanıyor” metninde filizlenmekte olan bir aşk ilişkisinde nefesin yapışkanlığından bahsediyor; Kiều-Anh Nguyễn ise “havalandırma geçitleri” metninde havanın hafızayı muhafaza etme ihtimalinden dem vuruyor. “bir küçük bulut gibi rüzgarın nefesiyle” metnimde ben rüzgarı bir hikaye anlatıcısı ve kucaklaşma olarak görüyorum ve sanat işlerine sevdiklerimi onlara dahil etmenin bir yolu olarak yaklaşıyorum.

Dünya Hava Durumu Ağı
’nın odağındaki konu iklim değişikliği olsa da biz havayı daha geniş bir çerçevede yorumlayarak belli bir zaman diliminde içinde bulunduğumuz alanların mikro iklimleri üzerine düşündük ve sıklıkla farklı tarihleri ve öyküleri, şahsi ve şahsi olmayanı, sanatçı metinleri aracılığıyla yakın merceğe aldık. Sanatçılar olarak felaketlerle, mekanlarla ve diğer bedenlerle karşılaşmamızı ve düğümlenmemizi sağlayan yapılar üretiyoruz. Felaketi yıkıcı ve parçalayıcı bir dönüm noktasından ziyade dönüştürücü bir hal olarak da okuyan iyileştirici üretim paradigmalarına ihtiyacımız var: Afeti bir zaman birimi ve andan ziyade bir dönüşüm hali olarak benimseyebilirsek, üretim paradigmalarımız da mecburen dönüşecek ve değişecek.

Bana kalırsa geçtiğimiz bir buçuk senedir kendimizi içinde bulduğumuz devamlı ve eli kulağında felaket halinin dile gelmez doğasıyla uğraşmaya öykünen işler üretmeye çalışıyoruz. Soluduğumuz hava bile bir afetin parçası gibi görünüyor. Büyük felaketleri ayrıştırmak, etraftan izole ederek o an mevcut olan yegane sorun haline getirmek bir tür alışkanlığa dönüştü. Oysa felaketlerle düğüm halinde kalmalı ve onlarla biraz vakit geçirmeliyiz. Bu düşünce biçimi, sanatçıların yol göstericiliğinde ısrar etmemizi de mümkün kıldı.

Yasemin Nur ve Can Aytekin’in yürütücülüğünde gerçekleştirilen atölyeden. Fotoğraf: Merve Ünsal, İstanbul, Aralık 2022.

Özge: Serideki katkılara baktığımızda sanatçı atölyelerinin en nihai hava durumu istasyonları olabileceğini görüyoruz. Örneğin “Kar Var Mı?” başlıklı metninde Burcu Yağcıoğlu yapay kar üretiminde kullanılan bir bakteri türü olan Pseudomonas syringae’yi bir süreliğine evinin buzdolabında misafir etmesinin memleketi Bolu’daki hava örüntülerinde gözlemlenen büyük değişimlerle başa çıkmasına nasıl yardımcı olduğunu anlatıyor. “İki Kapı Arasında Yazıyı Bağlamak” metninde Yasemin Nur, farklı çiçekleri topladığı, kuruttuğu ve suda kaynattıktan sonra renklerini salmaları için parşömenlerin üzerine yatırdığı bir ev/atölye ritüelini anlatarak geçicilik, belgeleme ve soyutlama arasında süregelen gerilime ışık tutuyor. “Gözü Kara” metninde ise İz Öztat okuyucuları Berlin’deki geçici atölyesine davet ederek yün çileleri, sicimler, parşömenler ve buluntu nesnelerle oynayarak ortaya çıkardığı, arzu ve kaçış duyguları uyandırmayı amaçlayan heykellerinin üretimine şahitlik etmelerine olanak sağlıyor. Sözü geçen sanatçıların hepsi değişim ve bilinmezlik halleriyle başa çıkmak için benimsedikleri sanatsal stratejileri aktarıyorlar.

Ahlaki üstünlük iddiasında olmayan,kişisel niteliğini koruyan, hikaye anlatıcılığında ısrar eden, değişimi, bilinmezliği ve felaket anlarını sindirebilmeyi mümkün kılacak kelime dağarcıklarının peşine düşen sanatçı metinleri özellikle ilgimi çekiyor.
“Turuncu Ne Zaman Kırmızı Olur” başlıklı söyleşisinde Elmaz Deniz bugünlerde havanın esasen nasıl olduğunu pek de iyi bilmediğimize dikkat çekiyor örneğin: Havayı ölçebilmek için tekil anları donduruyor ve kesitleri inceliyoruz, ancak hareket halindeki tüm parçaları bilmemize olanak yok. Elmas’a göre hem hava durumları, hem de ekosistemler için, yani hareket halinde olan şeylerin tümü için yeni bir epistemolojiye ihtiyacımız var. “Mesela nehir, yatağında yer alan bitkilerden ve taşlardan ayrı mıdır? Sırf su mudur? Yağmur sadece bulut ile yer arasındaki suya mı denir? Toprağa düştüğünde neye dönüşür?” diye soruyor Elmas.

Merve: Elmas’ın ifade ettiği hissi veyahut yeni bir epistemoloji ihtiyacını ben de paylaşıyorum, üstelik oldukça basit bir sebeple: Şimdi değilse, ne zaman? Şu sıralar başa çıkmakta zorlandığım gerçeklerden biri de büyük felaketlerin ister istemez ve nihayetinde dili imha ettikleri gerçeği ve bunun beraberinde getirdiği, sanat eserlerinin de süregiden imha içine yerleşebildiği duygusu. Felaketin etrafında şekillenerek çatırdayan dil, yeni bir epistemoloji mi? Bu projeyi sürdürürken yaşadığımız zorluklar yerel bağlamlarla, şu an meşgul olmanın bir semptomu veyahut şartı mı?

Yeni işler sipariş etmek her zaman hassas bir süreç, ancak özellikle de projenin içine yerleşmeye niyetlendiği daha geniş bir tematik çerçeve olduğunda. Süreç boyunca sanatçıların kayıp, yas, bekleyiş, umut, kaçış, uçuş ve acı gibi kendilerine özgü yaşam şartlarını ne kadar büyük bir açıklıkla bizimle paylaştıklarını görmek oldukça duygulandırıcıydı. Bu anlamda projemiz hava istasyonlarını sanatçıların şu an nerede olduklarına dair kulaklarını sivrilttiği, gözlerini açtığı ve algılarını keskinleştirdiği bir an olarak değerlendirmemi de sağladı. Bu türden yerleşik bilgileri aktive etmenin çok kıymetli olabildiğini düşünüyorum.

İz Öztat, Şekilsiz Meçhul, 2022. Kağıt üzerine suluboya, 29,5 x 21 cm. Sanatçı ve Zilberman'ın izniyle.

Özge: İklim değişikliğiyle meşgul olan pek çok sanatsal strateji var. Bazı işler iklim değişikliğinin etkilerini kayda geçirmeyi amaçlıyor. Bazılarıysa izleyicisinden direkt katılım ve müdahale talep ediyor. Kimi işler bu alandaki örgütlenmelerin kaydını tutmayı amaçlarken kimileriyse güncel sanatın genişlemeci mekanizmalarını eleştiriyor ve bu konuda iklim değişikliğine katkıda bulunan olası suç ortaklıklarımızı konu ediyor (bu sınıflandırmalar için özellikle Eray Çaylı’nın İklimin Estetiği kitabını düşünüyorum).

m-est.org’da yayımladığımız seriye katkıda bulunan sanatçı metinleri ise iklimin aciliyetini direkt olarak konu edinmiyorlar. Hava raporlamasını bir tür başlangıç olarak kabul edip soyutlaştırıyor, davetimizi kişisel ve çok parçalı hikayeler anlatmak için kullanıyorlar. Peki bu ortaya çıkan metinlerin hayalcilik veyahut yenilgiyi peşinen kabul ediyor gibi görünebileceğini düşünüyor musun?

Merve: Hayır, böyle düşünmüyorum. Belli bir hassasiyetin, dünyayla hemhal oluş biçiminin peşine düştüğümüzü düşünüyorum ve bu hassasiyetin benim için projenin ilk aşamalarından itibaren netleşen kısmı da deneysellik için alan açmakta ısrar etmek oldu. Kastım sanatçılara daha geniş bir çerçeve içinde neyi yaratmayı seçeceklerine dair tercih alanı açmak, farklı yerellik ve aciliyet düzeylerine, hatta spesifik olarak kendi atölyelerine ve üretim, araştırma süreçlerine, malzemeselliklerine kulak vermelerine izin vermek.

Örneğin Elmas senelerdir çevre ve doğayla çalışıyor ancak tecrübe odaklı bir işin direkt bir müdahale niteliği de taşıyabileceğini tam olarak kavramam bu konuşmamız sayesinde oldu.
Böcek Adasında bir Görüşme (2020) videosu çocukluk anılarından filizleniyor, ancak Elmas adaya yalnızca bu diyaloğu kayda geçirmek için değil, farklı iletişimlerin ve anların nasıl anlamlandırılabileceğini vurgulamak için de geri dönmüştü. İklim kriziyle ilgili fikir teatilerini kendi aramızda mı gerçekleştirmeliyiz, yoksa kabuklu canlılarla mı?

Elmas Deniz, Böcek Adasında Bir Görüşme, 2020. Video, 15’.

Özge: Bu soru büyük felaketlerin etrafında şekillenen dili keşfetmekle ilgili meşguliyetimizle ilişkili; aynı zamanda Özgür Demirci ve Monica Papi’nin “Anthus” işinde de merkezi bir yol oynuyor. Bu videoda Türkiye’ye yayılmış zehirli bataklıklar ve mega inşaat alanları gibi ekokırıma dair imgeler görüyoruz. Google Earth aracılığıyla elde edilen bu görseller bizi kuşbakışı bir gezintiye çıkarıyor. Ardı ardına birçok coğrafyayı benzer şekilde tecrübe ediyoruz, söz konusu alanların etrafında turlarken aynı anda merak ve endişe duygularına kapılıyoruz. Özgür’ün görselleri, Monica’nın kaleme aldığı ve anlatıcının bir incir kuşu olduğu şiiriyle eşleşiyor. Videonun sonuna doğru şu dizeleri duyuyoruz: “Ben dağ incir kuşu, kaya incir kuşu / Ben bir su incir kuşu / İsmimi söyle / Çünkü bunların hiçbiri kalmadığında / Silinecek ismim de”. Bu video yalnızca yıkım ve ekokırımı belgelemekle ilgilenmiyor. Daha ziyade, felaketleri kelimeler ve imgelerle ifade etmenin zorluğuna işaret ederek anlatılmazlığın kendisiyle meşgul oluyor.

Merve: Anlatılmazlık, dile gelmezlik felaketlerin birbirine karıştığı ve katlandığı durumlarda bir yöntem halini alıyor. Sanatçıların bir kısmının bu fikirlerle başa çıkmak için kullandığı bir strateji de anlatılmaz durumlar kurgulamaktı. “Hava istasyonu etkinlikleri” sanatçılara o an pratiklerinde ihtiyaç duydukları her neyse onun etrafında beraberlik anları yaratmaya dair bir çağrıydı.

Benim için geçtiğimiz senenin en dokunaklı ve anlamlı anlarından biri Yasemin Nur ve Can Aytekin’in Aralık 2022’de küçük bir grup sanatçı için Mimar Sinan Üniversitesi’nin gravür atölyesinde düzenlediği atölyeydi. Geçtiğimiz onyıllar içinde sanatçı atölyesinin daha geniş kurumsal çerçeve içindeki pedagojik ve işbirlikçi yönlerini konuşurken, yaprakları ve yaprakların izini çıkarmaktan da bahsettik. Bu atölye yapraklar üzerinden insan olmayan varlıkların bilgi toplama ve paylaşma biçimini düşünürken bilgiyi bizlerin nasıl tanımladığı ve paylaştığı üzerine düşündüğümüz bir alan açtı. En son ne zaman bir yaprağa bu kadar uzun süre bakmıştım hatırlamıyorum, ama o günden beri etrafımla ilişki kurmaya çok daha fazla zaman harcamaya özen gösteriyorum.


Fotoğraf: Burcu Yağcıoğlu.

Özge: Yasemin ve Can’ın etkinliği bu seriye davet ettiğimiz tüm sanatçıların paylaştığı bir hassasiyeti açıkça ortaya koyuyor. Sanatçılar küçük grupları davet ederek ya sohbetler ya da atölyeler çerçevesinde bir araya geldiler ve kendi sanatçı pratiklerinde önem teşkil eden farklı noktaları tartışmaya açtılar. Örneğin sen ve İz okuma grupları kurarak yerellik ve ve yas tutma kavramlarına yakından baktınız. Özgür ve Monica bir altın madeninin yakınındaki ağaçlık alanda şiir okuma etkinlikleri düzenledi. Burcu ise seyircileri hakkında araştırma yaptığı bakterinin hareketlerini gerçek zamanlı gözlemlemeye davet ettiği bir sunum performans üretti.

Wing Chan “etkinlik” kavramının sınırlarını daha da zorladı. Öncelikle etrafındaki hava şartlarına göre kendi bedeninin öğrenme, hatırlama, tahmin etme süreçlerini anlattığı “havayı tahmin eden göl” metnini yayımladık. Ardından Wing sanatçı arkadaşı Kiều-Anh Nguyễn’e bedenini bir hava istasyonu olarak düşünme çağrısını iletti; sonrasında da Kiều-Anh’ın büyükannesinin Hanoi’de yaşadığı mahalleye odaklanan metninin sonuna bu mahalleye hayali bir gezi gerçekleştirdiği bir sonnot kaleme aldı. Kendi aralarında gerçekleştirdikleri diyalog bir tür geziye dönüşüyordu, bu hayali anı ise metin aracılığıyla kelimelere.

Bana kalırsa bu etkinliklerin tümünün küçük ölçekli ve samimi doğası, sözkonusu sanatçı grubunun bugünlerde arayışında olduğu bir şeye işaret ediyor. Bir taraftan işlerini yalnız başına üreten ve aşina olmadıkları kitleler için sergileyen sanatçılar var. Diğer yandaysa küçük gruplarla yakından çalışarak bir şeyleri beraber keşfetmeye dair bir ihtiyaç ve eğilim de gözlemliyoruz. Bana göre bu gerilim sanat kurumları tarafından da hissediliyor. Büyük ölçekli, görünür, kamuya açık etkinlikler ile küçük ölçekli, daha az görünür ve beraber bir şeyler inşa etmeye olanak sağlayan güvenli alanlar arasında bir denge tutturmak üzerine daha fazla düşünür olduk.

Merve: Dolayısıyla, işbirlikçi ve çoğulcu sosyal alanları üretirken nelere dikkat ettiğimiz de kritik bir önem taşıyor. Felaket algımız birbirimizle kurduğumuz ilişkiler aracılığıyla dönüşüyor ve değişiyor. Bu türden alanları kurmaya dair bir ihtiyaç hissediyorum ve davet ettiğimiz tüm katılımcıların içinde bulunduğumuz zaman diliminde bir etkinlik düzenlemeyi bizimle beraber düşündüğü için müteşekkirim.

Yola çıkarken sanatçılara devamlı olarak üretim pratiklerinin şu an neye ihtiyaç duyduğunu sorduk ve sözünü ettiğin denge –yani okuma grupları, şiir dinletileri, sunum performanslar ve gravür atölyeleri gibi küçük ölçekli buluşmalar– bize “raporlama” ve “tahmin” süreçlerinin tekil olmadığını da açıkça gösterdi. Bu etkinlikler aynı zamanda sanatçılar için uyumlanma edimlerine de dönüştü; sanatçıların kaleme aldıkları metinler bu toplanmaların ortaya çıkardığı sosyal dramaturjiyi her zaman yansıtmasa da ona kesinlikle ilham verdiler. Metinler ve etkinlikler arasındaki bu potansiyel gerilim veyahut fark sanatsal pratiğin değişken, dinamik ve en önemlisi paylaşılan bir hal olduğunu açık ediyor.


Düzenlenen etkinliklerin ve yayımlanan metinlerin ilk etapta algıladığımızdan çok daha fazla birbirine bağlı olduğunu düşünüyorum. Yayımladığımız metinleri okurken hepsinin sanatçılar arasında bir tür ebelemece oyunu gibi faaliyet gösterdiğini görüyorum. Sanatçılar içe dönüklüğü dışa dönüklüğe, ifadeye ve paslaşmaya dönüştürdüler. Bir diğer deyişle yalnızca kendi süreçlerine dair o günü kapsayan bir paylaşımda bulunmakla kalmadılar, o alanda nasıl beraber olunacağına dair bir metodoloji de ortaya koydular. Bu anlamda yazınsal katkıların hepsi birbirine sızıyor ve bu da hep beraber kulağımızı yere dayayarak dinler halde olduğumuzu hissettiriyor.

Fotoğraf: Can Küçük.

Yayımlanan tüm metinlerin ve ilgili etkinliklerin listesi için tıklayın.

İngilizceden Türkçeye çeviri: Çağla Özbek

DİĞER PROJELER

Bu web sitesinde size daha iyi hizmet sunabilmek için çerez kullanılmaktadır. Kullandığımız çerezleri görüntüleyebilmek ve daha fazla bilgi almak için Gizlilik ve Çerez Politikası sayfasını inceleyebilirsiniz.