TR EN
2024

Manifold | Furkan Keçeli

Akustik Ekoloji ve Gürültü

SAHA Sanat İnisiyatifleri Sürdürülebilirlik Fonu kapsamında desteklenen Manifold, SAHA’nın World Weather Network’e katılımı çerçevesinde, Hasan Cem Çal ve Furkan Keçeli’nin editörlüğünü ve yürütücülüğünü üstleneceği SAHA Yazı Dizisi’nde, sanat ile ekoloji-iklim ilişkisine odaklanan bir yazı dizisi yayımlıyor. Fotoğraftan sinemaya, dijital sanattan performans sanatına, müzikten çağdaş sanata farklı sanatların ve sanat yapım pratiklerinin havanın altı unsuruyla (sıcaklık, yağış, nem, rüzgâr, bulut örtüsü, atmosferik basınç) ilişkilendirileceği metinlerden oluşacak yazı dizisine iki atölye ve kolektif bir video üretimi eşlik ediyor.

fotoğraf: Tom Coates (CC BY-NC 2.0)

Havanın Altı Unsuru: Yağış
Akustik Ekoloji ve Gürültü

Bilim insanları bas bas bağırıyor: Deniz seviyesi yükseliyor, buzullar eriyor, yaşam alanları her geçen gün tahrip oluyor ve temiz su kaynakları yağışlara da ilişkin şekilde azalıyor. Kuraklık çeşitli coğrafyalarda baş gösterdikçe de yağış olsun isteniyor. İnsan kullanımına uygun suya dair gün geçtikçe oluşan noksanlık yağmur damlalarına ve kar taneciklerine kendiliğinden bir değer yaratıyor adeta. Ancak, dünyanın yeraltı kaynaklarının tükenmesi ve bir yandan da yağışların düzensizleşmesi ekosistemde kendi kendine, her şeyden azade bir şekilde gerçekleşmiyor tabii ki. Bir şeyin dengesinin bozulmasına/değişmesine onunla ilişik her şey az çok etki edebilir; yani odaklanılan konuyla ilintili birtakım şeylerin değişmesi, dönüşmesi, bozulması, azalması, artması bir ötekini de değişmek zorunda bırakır, hâliyle. Nasıl ki kuraklığın kendinden mütevellit bir şekilde hiçten var olduğu düşünülmeyip çeşit çeşit etmenlerle ilişkisi bulunur, terazinin bir tarafının aşağıya doğru çekilmesi öte taraf(lar)ın yukarıya çıkmasıyla –da– açıklanır, herhangi bir başka ekolojik bozulum yahut başkalaşım da tek başına açıklanmamalıdır. Zira kuraklığın yalnızca yağış ve yeraltı suyu eksikliğine bağlanması, sonucu sonuca bağlamaya benzeyebilir. Ancak akustik ekoloji ve ses kirliliği söz konusu olduğu vakit terazinin öte tarafları sıkça hiçe sayılır ve neden-sonuç ilişkisi görmeye yönelik çizilebilecek ilişki haritası pek de çizilmez. Sorunlar seslerin adeta bir sağanak yağmur edasıyla üzerimize yağmasına, yani ses(ler)in çokluğuna, bolluğuna ve düzensizliğine bağlanır veya bağlanabilir. Bu aşamada da gürültü kavramı kullanışlı bir hâle gelir, derhal kullanım başvurusu yapılır. Fakat yekten, diğer şeylerle bağımsız bir şekilde de bollaşmaz ve gürültü olmaz ses, hatta sorun bollaşmasında bile değildir, üreticinin azalmasına rağmen kaynağının artmasında, çoğalmasındadır ve gürültü diye tabir ettiğimiz birçok şey sorunu işaret etmekten ziyade çözümü gösterir esasında.

Gürültünün çeşitli kaynaklardaki tanımlarına bakıldığı vakit genellikle verinin niceliği ve veriler arasındaki bağlam temel alınarak tanım yapılır. Sesin fenomenolojisi üzerinden yapılan tanımlar enformasyonun çokluğuna ve bu çokluğa ilişkin bağlam oluşturulmasının zorluğuna değinirken bazı tanımlar da sesin algılanmasına yönelerek sesselliğin ilk örnekteki etmenlere bağlı olarak anımsanabilirliğinin/idrakinin zorluğuna gönderme yapar. Tanıma göre sesin gürültüye evrilme sınırı yağış ile sağanak yağış arasındaki sınıra benzer; sesin bir nevi birim sürede ne kadar yağış bıraktığına odaklanılır. Sesin veri sayısına odaklanarak gürültüyü tanımlama biçimi yağıştaki yağmur taneciklerinin sayısına istinaden sağanak olup olmadığına, anımsanabilirliği üzerinden gürültüyü tanımlama da idrakine, “ben”de bıraktığı etkiye, yani yağış analojisine göre yeryüzünde bıraktığı etkiye/tahribata bakarak sağanak olup olmadığına bakmaya benzer. Bu açıdan, teknik bir incelemenin akabinde çok fazla veri elde edilmesi ya da sesin deneyiminin bellekle olan ilişkisi sesi genellikle gürültü kılar. Denebilir ki her iki örnekte de gürültü o veya bu şekilde beşeri duyu yahut hayali bir ses standardizasyonu/ortalaması belirlenerek tanımlanır. Aksi takdirde verinin çokluğu, neye göre çok olduğu bilinmez; bir ortalama yoksa çok da yoktur. Nasıl ki 100.0 mm üzerindeki yağışa şiddetli sağanak yağış deniyorsa bir sesin de gürültü olabilmesi için bir sınır ihlali gerekir. Ancak sorun şu ki ses söz konusu olduğu vakit sınır ne temel alınarak nereye çekilmelidir muamma, zira ne bir insanın duysal sınırları eştir bir ötekiyle, ne her insan aynı şeye kulak kabartır duyduğunda veya aynı şeyi imler zihninde, ne de dünya beşeriyetten ibarettir yalnızca. Hiçbir kar taneciğinin tıpatıp eşi olmadığı gibi, kulağın da yoktur benzeri.

Sesteki verinin anlam oluşturulamayacak kadar çok olduğuna da derinlikli anlamlar oluşturulamayacak kadar az olduğuna da yalnızca bir irade karar verir; gürültü özneldir. Dolayısıyla kulağa değin ulaşan, sesi zihinde yankılayan parçacıklar ahenksiz ve anlamsız bir sesselliğin zihne düşürülmesine değil, sessellikte ahenk bulamayan bir kulağın yekten dile gelmesine delalettir. Ses kendisini bir kulağa dayatırken çok gelir; o kulağa çok gelir. Ve bir kaosa zihnen düzen tahsis edilememesine rağmen maruz kalındıkça, “anlamsız” olan şeyle daha da yüzleşmek zarurileşir. Yüzleşmenin yoğunluğuna ve süresine bağlı olarak bu kaosun anlamlı olma ihtimaline yönelik kuşkular artar, düzenin duyulamadığına ilişkin soru işaretleri belirirken düzeni çekip çıkaramayan “ben”in anlamı sorgulanmak zorunda kalınır ve “ben” denen şeye bu sürecin sonunda ne olacağına dair çekinceler de yavaş yavaş zuhur eder; sesin –o kişi için– anlamsızlığı “ben”in de anlamının ve kudretinin altının oyulmasına sebebiyet verir. Gürültü kesinleştirilmiş ve kesinleştiği yere de terk edilmiş normatif değerlerin yerini ve gücünü sorgular, sorgulatır. Zaten tam da bu yüzden rahatsız edicidir.

Sesin genliğine ilişkin çok fazla veri bulunduğuna dair kanı oluşsa bile, yani kinetik enerjinin deviniminden kaynaklı sesin içerisinde bir şiddet sezimlense dahi bu, kulağın duysal sınırlarıyla doğrudan ilişkilidir ve her seste yoğun ya da seyrek biçimde şiddet –tanımının yapılma biçimine göre potansiyel olarak– bulunur. Ancak sesteki –anlam veya duyu merkezli– şiddetin standardize edilmesi, duyan canlının standardizasyonunun imkânsız olması sebebiyle mümkün değildir; ses varoluşsal biçimde bir şiddet içermez ya da her canlı için benzer yapıdaki bir ses belirli bir oranda şiddetlidir, zarar verir. Zira sinirlere birtakım moleküller çarpmadan duymak imkân dahilinde değildir. Şayet kulaktaki sinirlere birtakım moleküllerin çarpması bir nevi şiddet olarak tanımlanacaksa, her ses şiddet barındırır ve bu şiddet kimilerine çok kimilerine az gelir. İnsan kulağının duyum eşiklerinin yıllar içerisinde, yavaş yavaş daralması da bundandır, her sesin biraz biraz yıpratmasından.

Kulağın nihai bir kulak olarak ele alınmadığı herhangi bir senaryoda ses gürültü kelimesiyle yaftalanmaz, ona anlam aranır ve taranır, bulunamadığında da sesi değil benliği niteleyen kavramlara başvurulur; gürültü iktidar merkezli politik bir kavramdır. Kendini iktidar olarak gören bir varlığın, sesi –ve yaratabileceği potansiyel anlamları– ilga etmek adına yöneldiği kullanışlı bir kavram. İktidarın veya kendini muktedir gören mercilerin, şahısların ilga etmeye yönelik bu talebi, herkesin aynı konumda olması gerektiğine ilişkin faşizan, benmerkezci ve hâliyle cahilce bir taleptir. Bu talebe arzın oluşturulması ise cahilliğin seri üretimine geçerek cühelalığın farklı farklı kiplerinin keşfiyle sonuçlanır ve her türden iktidar belirli oranda tekelleştirdiği gücünü bu yöntemle korur, hatta artırır. İşitici herhangi bir şahıs, kurum, şirket tarafından sesin gürültü ismiyle betimlenmesi, bu ses tarafından kendi iktidarının altının oyulduğunu gösterirken, “yaratıcısı” tarafından gürültü olarak nitelendirilmesiyse o sesin herhangi bir veya birkaç iktidarın altını oymak adına özellikle çıkarıldığını imler. Gürültü ancak ve ancak iktidara karşı çıkarılır; iktidar yoksa ses gürültü olarak çık(a)maz.

Bu kavram belki de birçok kullanım modeli sunabilecek olmasına karşın esas sınırını çok net çeker; ses endeksli bir perspektifle iktidar ile iktidar olmayan arasına çeker sınırını. Gürültü, kendini ifade etme yöntemi olarak kullanıldığı vakit iktidar olunmadığı ve/veya iktidar(lar)a karşıt olunduğu, sesler arasında hiyerarşik bir yapı kurup sesi ifade etmenin bir yöntemi olarak kullanıldığında da iktidar olunduğu anlamını taşır. Jacques Attali de Gürültüden Müziğe kitabının hemen başlarında gürültünün hem iktidarın aracı hem de iktidara karşı bir isyanın aracı olduğunu aşağı yukarı bu sebepten ötürü ifade eder. Gürültüyle işi olan her kimse ya tekelleşmiş bir düzene karşı durur ya da tekelleşmenin avukatlığını yapar; gürültü anlamın tekelleşmesini engeller, engellediği düşünülür, zaten engellediği düşünüldüğü için ses değil de gürültü olur. Bir iktidar için susturulması gereken ses yoksa gürültü de ol(a)maz. Şayet bir gürültü tespiti varsa, kısılması gereken birtakım seslerin, gürleştirilmesi gereken de birtakım başka seslerin var olduğu çoktan söylenmiştir. İşin özü, iktidar gürültü kelimesiyle söylemiş olduğu yahut söylemek istediği sesi, sesten yaratmak istediği anlamı ötekini değersizleştirmek suretiyle yüzeye yaklaştırır; ötekini bastırarak kendi sesini gürleştirir, gürleştirdikçe de bu sesi duymaya yönelik bir talep ve çıkarmaya yönelik de bir istenç oluşturur.

Sesi çıkaranın gürültü yapma gayesi, yani güç merkezlerini dağıtma girişimi olmasa da herhangi bir ses gürültü olarak algılanabilir ve sesin açığa çıkarılma gayesi mühim olmaksızın, gürültü olarak düşünülmesi/düşünülebilmesi bir güç merkezinin gücünü kaybetmek, dağıtmak, paylaşmak zorunda kaldığını gösterir. Öte yandan, belirli oranlarda otantikleştirilmiş bir “ben”den” çıkan her türlü sessellik kimi durumlarda ve çehrelerde gürültü olarak rahatlıkla algılanmaya da müsaittir. Benliğin derinliği vesilesiyle çıkan bir sesin başkalığı, esrarengizliği ve anlam açısından açıklığı, var olan düzene ve iktidara potansiyelinin belirsizliğinden ötürü tehlike teşkil eder. Zira piyasada her şey sınıflandırılarak, sınıflandırıldıkça satılır, kategorize edilemeyen de kime nasıl satılır bilinmez; sesin kategorilere sığamayışı iktidar için risk barındırır. Anlamsız bir sesin kategorize edilmesi, hâliyle arzulatılması güçtür; gürültünün piyasa standartlarına uygun bir satışı yoktur. Gürültü ekonomi için “faydasız” bir sestir ve sisteme ya satılması gereken ya da kesilmesi gereken bir ses vererek iş yükü tanımlamış olur. Bu iş yükünün akabinde, eğer ki ses susturulabilirse, tabii ki gücün el değiştirmesi sağlanamaz ama en azından tekelleşme ivmesi yavaşlar. İktidar için daha da büyük bir tehdit: Sesin satış yöntemi üretilememesine rağmen susturulamaması, yaratıcısının standart dışı bir yöntemle satabilme hakkını kendinde sakladığını gösterir. İktidar her an iflas bayrağı çekebilir.

Gürültü, akustik ekolojinin sağlığına kavuşabilmesi için gereksiz sesleri değil, genelgeçer düşüncenin aksine gereklileri işaret eder; akustik bir denge bugün gürültü diye tabir ettiğimiz şeylerle barışmaktan, onlara da değer atfedebilmekten, değer atfedilebilecek bir sosyal yapıdan geçer.1Akustik ekoloji gürültüyü her daim ses kılabilecek, günbegün yapılan içsel bir terbiyeden geçer, ki bu içsel terbiyenin yoğunluğuna bağlı olarak ses çıkarmaktan vazgeçmeden bir öteki için gürültü olabilecek sesi çıkarmaktan da uzaklaşır toplum; kişi bu vesileyle her bir ötekiyle arasında ahenk bulur, yaratır. Her sesten –zihnen– ahenk üretebilecek bir yapıya denk düşer bu. Bu doğrultuda denebilir ki denge dayatmacı yöntemlerle vuku bul(a)maz. Belirli bir dengenin herhangi bir iktidar tarafından dayatılması ve gürültüden kurtularak, seslerin tek tipleştirilerek kontrol edilebilir hâle getirilmesi, sesteki ve ses dışındaki şiddetin temel kaynaklarından birisidir. Sesi hiç duyulmamış veya duyurulmamış, kısılmış yahut kapatılmış, örtülmüş ya da üstüne çıkılmış bir canlıdan, kendini topluma var kılamamış olması sebebiyle korkulur. Nedendir bilinmez, insan bilinmeyeni ilkin tehdit olarak algılar, kendini korumaya çalışır. Dezavantajlı gruplara da “diğer” toplumlara, topluluklara da başka başka canlılara da şiddet bundan ötürü uygulanır. Önce azınlık olarak görülen, genelgeçer değerlere kıyasla başka özgül değerlere sahip varlıkların sesleri gürültü kılınıp kesilir, yani kültürel bir şiddet uygulanır, sonra da bunlar yavaş yavaş fiziksel olarak yok edilir yahut imha edilmeye hazır hâle getirildikten sonra topluma bir bilinmeyen, korku nesnesi olarak teslim edilip yok oluşuna terk edilir. Söylemek lazım, gürültü ve ona ilişkin şekilde açığa çıkması güçleşen akustik denge ne yalnızca sanat ortamıyla ne de yalnızca gündelik kent yaşamıyla ilişkilidir. Hayatın her yanında kendini açığa çıkaran şiddet o veya bu şekilde gürültü kavramıyla ve akustik ekolojiyle ilişkilidir.

Görece daha gündelik bir perspektiften konuyu ele alacak olursak, bir kişinin söylediği sözün anlamı ya da ağızdan çıkarma şiddeti ya da müziğinin esrarengizliği ve barındırdığı veriye ilişkin duysal yoğunluğu gürültü olabilir mi, yoksa her gece tek bir ağızdan çıkan sesleri dinleyip konuş(a)mamamız, seslen(e)mememiz ve bunları da dinlemek pahasına her tarafı elektromanyetik dalga yayan ağlarla donatıp tüm dünyaya kulağımızla duyamadığımız ama her hücremize nüfuz eden titreşimler midir, bu titreşimlerin insanda yarattığı fiziksel, kültürel ve sosyal baskılanma mıdır akustik ekolojinin esas problemi? Sahi, tüm dünya olarak aynı anda aynı diziyi izleyebilmek için açığa çıkarılan titreşimler midir daha zararlı olan,2 yoksa her kafadan bir ses/gürültü çıkması mı? Hatta şöyle de soralım, bir kafa “gürültü” çıkarıyor, çıkarabiliyor, çıkarmaya gayret ediyor ve kendi gürültüsünü düşünüyor olsaydı şayet, bu kadar elektromanyetik dalga ve mekanik ses üretmeye ihtiyaç duyar mıydı bu kafa? O zaman dünyanın özgül titreşimini3 ses üreterek mi bozuyoruz, yoksa ses çıkarma fiiliyatını şebekelere, algoritmalara, araçlara devrettiğimizden, ses çıkarmanın kendisinden yavaş yavaş vazgeçtiğimizden, vazgeçmeye mecbur bir ekosistem içerisine girdiğimizden mi? Hem zihnen hem de bedenen ölümcüldür, eforsuz bir hayat uğruna sesin(in) sesle takası; hangi sesi çıkaracağımızı düşünmeden, düşünmek zorunda kalmadan bu fiiliyatı sesin kudretinden faydalanmak adına gerçekleştirmeye dünden razı bir iktidara devredip sesi şebekeden tüm fiziksel, kültürel ve sosyal kirliliğiyle çekmek kolay geliyor. Zira kendi sesimize biraz daha değer verip gürültü çıkarmayı göze alabilir olsaydık,4 bardaktan boşanırcasına yağan bir ses kütlesinin de içerisinde yüzüyor olmazdık. Ses kirliliğinin ve akustik ekoloji nezdindeki problemin temel sebebi ses çıkarmamızdan ziyade ses nesnesiyle bütünleşik ilişkiler kurmamamızdır, sesi bizim çıkarmamamızdır. Gürültü çıkarmaktan çekinmeden, kafasını bir şeyler yazmakla bozmuş bir yazar mesela, kendi sesini ne kadar şiddetli sesler çıkararak arayabilir evinde ve ne kadar elektromanyetik dalgaya ihtiyaç duyar? Yahut bir tiyatrocunun oyununda çıkardığı ses, bir sosyal medya içeriğinin milyonlarca farklı yere dağıtımını sağlayan şebeke kadar kirliliğe sebep olur mu örneğin? Ya da misal, müziğinin içerisine gömülmüş ve seste ne aradığını bulmaya çalışan bir müzisyenin sesi, her gün bir yerlere düşen bombalar kadar acılı ve “gürültülü” zararlar verebilir mi canlılığa?

Kimi sanatçılardan duyarım: “Sanat esrarengiz olmamalıdır, toplumla ilişki rahatça kurabilmelidir.” Hayır! Talep edilen, merak edilen sesin gürültü olarak algılanıp algılanmayacağına takılmadan bilhassa korkusuzca sunulmalıdır, sanatçı sunmalıdır ki hem kendi özgüllüğünü oluşturabilsin ve bir başka olsun hem de alışagelmemiş şeylerle, kendisiyle insanları ilişkilenmek zorunda bıraksın; onların gürültü kaynağı olmayı göze alarak topluma kendince bir ahenk katsın. İşte bu şekilde toplumun her bir özgül değeri, tanımlayamasa da bir öteki yağmur damlasının değerini, ona çarpmadan yere değin kendi yolunu çizebilir, her bir gürültünün bir öteki damla olduğunun farkına varıp ahenk içinde siyim siyim yağmayı öğrenebilir.5

1. Gücüne ve kullanabildiği sistemlere bağlı olarak bir iktidarın sesi her daim ve somut olarak daha gür, şiddetli ve kirli çıkar
2.
 Yalnızca birkaç örnek: Türlü türlü telefonların, televizyonların, bilgisayarların çıkardığı ve bağlı oldukları potansiyel internet modemlerinin ve modemlerin de bağlı oldukları baz istasyonlarının sesleri, elektromanyetik dalgaları.
3.
 Bu titreşimin kendisi ve etkileri hakkında daha fazla bilgi edinmek için araştırma yapmaya Schumann rezonansından başlayabilirsiniz. 
4.
 Tabii ki bu kudretimizi aşan sebeplerden de gerçekleşebilir. Mesela her sabah işe gitmek, en azından aynı anda gitmek bir tercih olmamasına rağmen gitmek mecburileşebilir. Bu durumda mükemmel bir araç trafiğin hem üreticisi olup hem de açığa çıkarılan korna seslerinin sebebi olmak zorunda kalınır.
5.
 Yağmur damlalarının birbirine çarpmadığına yönelik, esasında doğru olmayan bir bilgi var elimizde. Her an gerçeklikten bir adım daha uzaklaşıyoruz zaten, bir defa daha uzaklaşalım ve bir yere varmaya çalışalım, ne olur sanki…

DİĞER PROJELER

Bu web sitesinde size daha iyi hizmet sunabilmek için çerez kullanılmaktadır. Kullandığımız çerezleri görüntüleyebilmek ve daha fazla bilgi almak için Gizlilik ve Çerez Politikası sayfasını inceleyebilirsiniz.